Oyuncu Kadrosu: Böyle bir casting yok! Robert De Niro başrolde döktürüyor. Bu filmdeki rolüne hazırlanmak için, Bob takma adı ile kısa süre de olsa gerçek çelik işçileri ile beraber çalışmış ve kimse onun De Niro olduğunu fark etmemiş. Esir kampı sahnelerinde, yediği her dayak ve tokattan sonra yarı öfkeli, yarı gülen yüzlü, içinde bulunduğu durumu mimikleriyle aktaran, “mükemmel performans” tanımının ta kendisidir. Bir röportajında “Hayatımda etkisinden kurtulamadığım tek filmim” demiştir kendisi.
Temel Bilgiler: Film, Erich Maria Remarque’ın 1. Dünya Savaşı’nda geçen ve bir askerin anılarına dayanan Drei Kameradan adlı eserinden esinlenilmiştir. 1996 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek, ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. 9 dalda Oscar adayı olmuş ve bunlardan 5’ini kazanmış: En iyi film, en iyi yönetmen, kurgu, ses ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Christopher Walken). IMDB top 250’de 134. sırada bulunmakta şu an itibariyle.
Film, ABD’nin Pensylvania eyaletinde, nüfusun önemli bir bölümünü Ortodoks –Rus göçmenlerin oluşturduğu küçük bir endüstri kasabasında geçiyor. İşçi sınıfına mensup Rus kökenli 3 arkadaşın küçük kasabalarındaki yaşamlarına, Vietnam Savaşı’nda görev almalarına ve geri geldiklerinde yaşadıkları sıkıntılara tanık oluruz filmde. Zaten böyle bir açıdan bakarsak, film karakterleri savaş kahramanı değil, savaş sonrası perişan hale gelmiş birer kayıp olarak anlatır bize. Yani filmin asıl derdi anti-militarizm mesajı vermek, ya da savaşı eleştirmek değildir. Yönetmen savaş gibi basit olabilecek bir eleştirinin altına, daha derinine inerek, arkadaşlık kavramlarını vurguluyor. Yani bütün o savaş ve eleştiriler bir nevi bahane gibi kalıyor filmde. Biraz açmak gerekirse; filmin savaş ve sonrasındaki ağırlığı ve gerçekçiliğini ortaya çıkarmak için filmin başındaki düğün sahnesini ele alalım. Bu sahne uzun olsa da, bireyleri ve arkadaşlığı yansıtır. Özetle, konu Vietnam Savaşı gibi görünse de, filmin tamamına hâkim olan konu arkadaşlık ve yabancılaşma kavramlarıdır. Yabancılaşmayı değişim olarak da adlandırabiliriz bence. Bu değişim filmin kurgusu ile çok başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Şöyle ki; filmin başı, yani savaş öncesi müthiş eğlenceli, enerjik ve coşkulu iken, savaş sonrasında temposu düşük, karamsar bir film halini alıyor. Uzun düğün sahnesi ve filmin sonu, uçuk birer tezat. “Bu insanların yaşamları buralara sürüklenemez, olmamalı, bu hale gelmemeli” izlenimini yaratıyor. Bu açıdan epik film koşullarını da yaratarak tam bir başyapıt halini alıyor film.

Film, ABD’nin Pensylvania eyaletinde, nüfusun önemli bir bölümünü Ortodoks –Rus göçmenlerin oluşturduğu küçük bir endüstri kasabasında geçiyor. İşçi sınıfına mensup Rus kökenli 3 arkadaşın küçük kasabalarındaki yaşamlarına, Vietnam Savaşı’nda görev almalarına ve geri geldiklerinde yaşadıkları sıkıntılara tanık oluruz filmde. Zaten böyle bir açıdan bakarsak, film karakterleri savaş kahramanı değil, savaş sonrası perişan hale gelmiş birer kayıp olarak anlatır bize. Yani filmin asıl derdi anti-militarizm mesajı vermek, ya da savaşı eleştirmek değildir. Yönetmen savaş gibi basit olabilecek bir eleştirinin altına, daha derinine inerek, arkadaşlık kavramlarını vurguluyor. Yani bütün o savaş ve eleştiriler bir nevi bahane gibi kalıyor filmde. Biraz açmak gerekirse; filmin savaş ve sonrasındaki ağırlığı ve gerçekçiliğini ortaya çıkarmak için filmin başındaki düğün sahnesini ele alalım. Bu sahne uzun olsa da, bireyleri ve arkadaşlığı yansıtır. Özetle, konu Vietnam Savaşı gibi görünse de, filmin tamamına hâkim olan konu arkadaşlık ve yabancılaşma kavramlarıdır. Yabancılaşmayı değişim olarak da adlandırabiliriz bence. Bu değişim filmin kurgusu ile çok başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Şöyle ki; filmin başı, yani savaş öncesi müthiş eğlenceli, enerjik ve coşkulu iken, savaş sonrasında temposu düşük, karamsar bir film halini alıyor. Uzun düğün sahnesi ve filmin sonu, uçuk birer tezat. “Bu insanların yaşamları buralara sürüklenemez, olmamalı, bu hale gelmemeli” izlenimini yaratıyor. Bu açıdan epik film koşullarını da yaratarak tam bir başyapıt halini alıyor film.

Filmde tuhaf gelebilecek bir durum var. Bu Rus kökenli karakterlerin aileleri zamanında Bolşevikler’den kaçıp Amerika'ya gelen ailelerin torunları. Ama simdi savaşta komünistlere karşı savaşarak, bir dönem ailelerinin ait olduğu bir kuram ya da kavrama karşı mücadelenin içinde kendilerini bulmaları, gayet ironik bir durum.
Film öyle imgeler ve alt metinler barındırıyor ki; izledikçe ve anladıkça film daha zevkli bir hale gelip, gözünüzde Tanrı’laşabiliyor.
Yalın bir gerçeklik duygusu ve etkileyici oyunculuk performanslarıyla göze çarpan filmin ilk bölümlerinde yer alan ve yaklaşık 45 dakika uzunlukta olan düğün sahnesi (bütün düğün çekimleri 5 gün sürmüş), Amerika’da kendi kültürlerini yaşamaya çalışan insanlara ilişkin bir belge gibidir. Düğünde ayrıca Vietnam'dan yeni gelmiş olan bir subayı da görürüz, bakışları ve hareketleri bile orada neler olduğunu çok iyi özetlerken, bizim kafadarlar bunu umursamazlar çünkü aşırı derecede sarhoşturlar o sırada, hatta De Niro askere içki ısmarlamaya çalışırken dalga bile geçer.
Film genel anlamda dostluk, arkadaşlık alt metinde yerini alırken, hep bir paylaşım, hep bir beraberlik havası hakimdir filmde. Başındaki düğünden tutun da beraber yaptıkları geyik avlarına, savaşta beraber çarpışmalarından tutun da filmin sonunda barda toplanmalarına kadar. Hatta filmde savaş yoktur, Vietnamlılar bile yoktur. Amerikalılar’ın savaş sonrası geçirdikleri travmalar vardır. Savaş sonrası değişimleri vardır ama, buna rağmen ‘God Bless America’ demeye devam ederler. İşte bu yüzden bana göre filmin sonundaki bu sahne absürd değildir, aksine cuk oturmuştur.








