Thursday, December 25, 2025

Guilty Pleasure: Con Air ve Simon West

Müzik klip ve reklam yönetmenliğinden gelen İngiliz Simon West'in son 15 yılda birbirinden rezil filmler çektiğini biliyoruz: Bride Hard (2025), The Legend Hunters (2025), Old Guy (2024), Sin Limites (2022), Skyfire (2019), Gun Shy (2017), Stratton (2017), Wild Card (2015), Stolen (2012), When a Stranger Calls (2006). Bu filmlerin hepsi IMDB' de 5'in altında kalan filmlerdir.












Lara Croft: Tomb Raider (2001) ve The Mechanic (2011) gibi filmer tv de döndükçe izlenir ama akılda bir şey kalmaz, cılız popcorn filmlerdir. The Expendables 2 (2012) ise seri filmlerde ayrıca değerlendireceğim fakat benim gibi çocukluğu 90'larda geçenler için kadrosu muazzamdır.









Bunlar dışında özellikle reklam ve klipler ile dikkat çekmiştir. Özellikle Budweiser reklamları 90'larda çok beğenilmiştir.



Sayısız çektiği video kliplerden en bilineni ise tabi ki "Never Gonna Give You Up"


Bonus: The General's Daughter (1999)

Korgeneral "Savaşçı Joe" Campbell'ın kızı Yüzbaşı Elisabeth Campbell'ın çıplak cesedi, Fort MacCallum'un savaş eğitim alanında kazığa çakılmış halde bulunur. Ordu CID dedektifleri Paul Brenner ve Sara Sunhill soruşturmaya çağrılır ve kendilerini cinsel ahlaksızlık ve yanlış yönlendirilmiş itibar kurtarma çabalarının girdabının içinde bulurlar. Nelson DeMille'in romanından ünlü senarist William Goldman uyarlaladığı filmde başrolde John Travolta var, ona eşlik eden casting'de de çok kariyerli isimler bulunmakta: Madeleine Stowe, James Cromwell, Timothy Hutton, Leslie Stefanson, Daniel von Bargen, Clarence Williams III ve James Woods. 116 dakika süresi ile Amerikan ordusunda kadının konumunu anlatan bir polisiye - gerilim filmi. 77 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve box office'de 150 Mil USD gişe hasılatı elde etmiştir. Yavaş temposuna karşın merak unsuru sayesinde izlemesi keyifli bir 90'lar seyirliği. O yılların kalitesini yansıtan iyi bir polisiye olduğu için son ana kadar neler olacağını tahmin edemiyorsunuz ve bu süre boyunca filme dahil olup katili tahmin etmeye çalışıyorsunuz. IMDB 6.4 vermiş fakat benden 6.8 alır. 
Travolta, bu psiko polisiye dramada, Ordu Ceza Soruşturma Dairesi'nden üst düzey bir araştırmacı olan Astsubay Paul Brenner rolünde oldukça başarılı bir performans sergiliyor. Brenner, aynı Daire'de kıdemli bir üye ve hâlâ aralarında bir aşk besleyen eski sevgilisi Sarah Sunhill (Madeleine Stowe) ile birlikte bu davaya atanıyor. Kimyaları zayıf değil ama muhteşem de değil, ikili arasında film boyunca atışmalar yaşanıyor. "Generalin Kızı", ordudaki adam kayırmacılık ve ikiyüzlülüğe dair ikna edici bir eleştiri sunmakta ve toplumda örtbas etme ve cinsiyet ayrımcılığı gibi sorunları da gözler önüne sermekte olan bir film.


"Generalin Kızı" iyi oyunculuk içeren, iyi yapılmış bir gerilim filmidir, özellikle Travolta ve James Woods için keskin ve net bir diyalog sahnesi yaratılmıştır; bire bir, kelimelerle düello etmekteler ve sessiz bir şekilde bu sahneleri izlediğinizde gerçekten bu 2 usta aktör için yazılmış çok iyi sahneler olduğununn farkına varıyorsunuz. General (James Cromwell), mobilyalara bakılırsa, orada oldukça uzun bir süre yaşamış gibi görünmektedir; iç mekanlar Architectural Digest dergisinden çıkmış gibi görünüyor.


"Generalin Kızı", dediğim gibi, iyi yapılmış bir film. Keskin performanslarla dolu ve Woods'un canlandırdığı, saklayacak bir sırrı olan kariyer adamı; Cromwell'in canlandırdığı, tavizsiz bir subay ve baba; ve Williams'ın canlandırdığı, generale aşırı derecede hayranlık duyan adam karakterlerine gerçek bir bakış açısı kazandırıyor. Bunlarla birlikte merkezde Travolta'nın da başarılı oyunculuğu ile keyifli bir seyirlik sunuyor.

Con Air (1997)

Benim favori "guilty pleasure"larımdan biridir. Ne zaman izlesem sıkılmam hala ilk günkü gibi izlerim, bazı replikleri ezbere bilirim. Tam bir 90'lar Hollywood Aksiyon klasiği. 123 dakikalık extended versiyonunu izlemenizi tavsiye ederim. En iyi ses ve "How Do I Live" adlı şarkı ile en iyi şarkı dalında Oscar adaylığı almıştır. IMDB puanı 6.9 ama kesinlikle 8'lik filmdir. Yüksek rütbeli bir Ordu Komandosu olan Cameron Poe, eşi Tricia'nın yanına Alabama'ya döner, ancak eşinin çalıştığı barda birkaç sarhoş müdavimle karşılaşır. Cameron kazara sarhoşlardan birini öldürür ve kasıtsız adam öldürme suçundan yedi yıl federal cezaevine gönderilir. Şartlı tahliye hakkını kazanır ve artık eşi ve kızının yanına dönebilir. Ne yazık ki Cameron, ülkenin en tehlikeli suçlularından bazılarıyla aynı hapishane uçağını paylaşmak zorunda kalır. Suçlular uçağın kontrolünü ele geçirir ve ülkeden kaçmayı planlarlar. Cameron, onlara ayak uydururken onları durdurmanın bir yolunu bulmak zorundadır. Bu arada, Birleşik Devletler Marshal'ı Vince Larkin, Cameron'ın özgür kalmasına ve Cyrus “The Virus” Grissom liderliğindeki suçluları durdurmasına yardım etmeye çalışır.

"

Jerry Bruckheimer yapımcı, zaten 90'lı yıllar ne varsa aksiyon sinemasında arkasından bu adam çıkıyor. Yönetmen Simon West, Başrolde Nicolas Cage var ve dublör kullanmamış aksiyon sahnelerinde ve diğer casting o kadar dolu ki: Steve Buscemi, Monica Potter, John Cusack, M.C. Gainey, Danny Trejo, Rachel Ticotin, Dave Chappelle, Ving Rhames, Mykelti Williamson, Colm Meaney ve John Malkovich aka Cyrus the Virus rolü ile muazzam bir performans göstermiştir. Oyuncu kadrosu geniş, ancak herkesin rolüne uygun davranması ve karakterinin dışına çıkmaması sayesinde her şeyi kolayca ayırt edebiliyoruz. Malkovich'in rolü kabul ediş hikayesi aşağıda.



Arkada "Sweet Home Alabama" çalarken, bir sahne vardır ve filmdeki bütün kaosu tanımlar. Steve Buscemi'nin canlandırdığı psikopat seri katil Garland Greene der ki: Define irony: a bunch of idiots dancing around on a plane to a song made famous by a band that died in a plane crash. İroninin tanımı: Bir grup aptalın, uçak kazasında ölen bir grubun meşhur şarkısı eşliğinde uçakta dans etmesi.


Nicolas Cage, Cameron Poe karakterinin şekillenmesine ayrıca yardımcı olmuş, saçlar dahil.. Senaryoyu gördüğünde Poe'nun "çok gerçekçi bir kişi olmadığını" düşünmüş, bu yüzden kolayca dövüşüp öldürebilmesinin inandırıcı olması adına ABD Ordusu Komandosu olması gerektiğine karar vermiş ve karaktere bunu katmış. Ayrıca onu Alabama'lı yapma fikri de tamamen Cage'e aitmiş. Başka bir eklenti de, mahkumlar tarafından yakalanan gardiyanlardan birinin kadın karakter olarak değiştirilmesini sağlamış böylelikle filmi çerisinde tecavüz tehdidini ortaya koyarak Poe'ya uçakta kalmak için bir neden yaratmış ve bu da onun karakterinin Güney kökenlerini vurguluyormuş çünkü Güneyli erkeklerin kadınlara karşı güçlü bir şövalyelik, koruyucu vs. duygusu varmış gibi araştırmalara ulaşmış.

Dünyanın en saçma ama aynı zamanda en bir mükemmel filmi gibidir, başladı mı bitirmek istersiniz ne kadar çok izleseniz de. Bu filmi tamamen ciddiyetten uzak bir şekilde izlemeniz gerekir. Zaten eskiden televizyonda çok sık çıkardı ve ben de neredeyse her denk gelişimde oturur izlerdim. Düşmeyen temposu, dozunda komedisi, akıl almaz aksiyon sahneleriyle tam bir 90'lar klasiğidir. "The Rock"taki gibi kendini tiye alan bir mizah anlayışına da sahip. Bu film, absürt olduğunun farkında ve bunu inkar etmek gibi bir çabası da yok. O yıllarda aksiyon filmi denildiğinde ilk akla gelen 10 filmden biridir. Öyle ki pek çok büyük aksiyon filminin yapımcısı olan Jerry Bruckheimer'ın filmlerinden önce hala "Con Air'in yapımcısından" diye referans verilir.


Çekimler çok estetik zaten yönetmen de video klip dünyasında gelmekte. Yukarıdaki fotolar Aerosmith, Rolling Stones kliplerinden çıkma gibi.

Con Air, 6 Haziran 1997'de Buena Vista Pictures tarafından Touchstone Pictures aracılığıyla sinemalarda gösterime girmiş ve 75 milyon dolarlık yapım bütçesine karşılık 224 milyon doların üzerinde gişe hasılatı elde ederek büyük bir başarı yakalamıştır. Zaten gösterime girdiği yıl çok ses getirmişti. Klişe ve abartılı sahnelerle izleyiciyi görsel açıdan aksiyona doyurmak amaçlı filmlerin öncülerinden biri de denilebilir. Özellikle son 20 dakikasında artık mantık diye bir şey yoktur. Sürekli bir yerler patlar, Cage bir yerlerden atlar, birilerine yumruk sallar, normalde bir insanın asla söylemeyeceği birbirinden gaz replikleri söyler. Film, aksiyon filmi meraklıları ve Nicolas Cage hayranları arasında kült bir takipçi kitlesi edinmiştir.

Filminin ortalarında Nicolas Cage'in canlandırdığı karakter şöyle diyor: Somehow they managed to get every creep and freak in the universe on this one plane. (Bir şekilde evrendeki her sapığı ve ucubeyi bu uçağa toplamayı başarmışlar) Tuhaf suçlularla ve garip olaylarla dolu bir filmde, işte en garip ve en tuhaf olanı: "Sweet Home Alabama" eşliğinde oynatılan kapanış jeneriğinde, tüm ana karakterlerin gülümsediği bir montaj yer alıyor. Evet, sürekli gülüyorlar. Cyrus the Virus, Johnny 23 ve diğerleri, bir reklam filminden çıkma kısa sahnelerde görünüyorlar. Sanırım izleyici üzerinde iyimser bir notla filmi tamamlamak amaçlanmış. Senarist Rosenberg, West'in sette öğle yemeği yerken, kendisine spagetti sosu verildiğini ve "Daha fazla. Daha fazla. Daha fazla." dediğini hatırlıyor. Rosenberg'e göre bu, filmi özetliyor. "Daha da çılgın şeyler olmaya devam etti. Yönerge buydu. Gerçekten büyük, absürt bir girişimdi. Ama eğlence, coşku ve hiçbirimizin bir daha bu şekilde film çekemeyeceği hissi - bence bunu ekranda hissediyorsunuz."

Sadece eve dönmeye çalışan bir adamın hikayesi. Nic Cage'i taklit edilemez bir ekran kahramanına dönüştüren bu rol. Aşırılık, patlamalar ve son derece komik saç stilleriyle dolu bir yapım. Evet, Simon West'in muhteşem derecede kaotik, kusursuz oyuncu kadrosuna sahip, testosteron yüklü 1997 yapımı aksiyon klasiği...



Karakterler müzikten ilham alınarak yaratılmış. Senarist Rosenberg, yazarken Lynyrd Skynyrd ve Allman Brothers Band dinlemiş ve Poe, sırasıyla uzun saçlı sakallı güney rock solistleri Ronnie Van Zant ve Gregg Allman'dan esinlenerek yaratılmş. Black Guerillas'ın generali Diamond Dog adını David Bowie'nin hit şarkısından, tecavüzcü Johnny 23 ise Bruce Springsteen'in Johnny 99 şarkısından, kadın kılığına giren Sally Can't Dance ise Lou Reed'in bir şarkısından alınmış.




Filmin içinde adeta ayrı bir kısa film yaratılmış bu da Steve Buscemi'nin karakteri sadist seri katil Garland Rreene uçaktan inip küçük bir bir kıza rastlar ve onun oyuncaklarıyla yaptığı çay partisine katılır. Bu andan itibaren çok ciddi bir gerginlik başlar. Buscemi gibi bağımsız filmlerden gelen bir aktötürün buradaki oyunculuğu gerçekten çok başarılıdır. Zaten yapımcı Bruckheimer'ın da aslında filmlerinin başarılı olmasındaki formülü başında çok başarılı indie oyunculardan box office filmler patlatmasıdır. Billy Bob Thorton, Buscemi, Ed Harris, Malkovich, John Cusack, kariyerlerini indie performanslarına borçludurlar.


Sanat falan diye izlenecek bir film değildir ama üzerinden 25 yıl geçince film sanki modern bir sanat eseri gibi gelebilir çünkü çünkü 90'lar nostaljisini her şeyiyle hatırlatan popüler kültüre ait bütün klişeleri çok başarılı bir şekilde harmanlamıştır. Klişe aksiyon, one man showl'ar ve klişe absürd laflar, herkes caka satar birbirine. Bir aksiyon filminde olması gereken her unsur, en iyi şekilde uygulanmıştır. Old but good days filmi'dir.







Tuesday, December 16, 2025

Bird (1988)

1988 yapımı 2 saat 41 dakikalık biyografi drama. Yönetmen Clint Eastwood. Başrolde Forest Whitaker, yan rollerde Tony Todd, Bill Cobbs, Keith David, Samuel E. Wright, Michael Zelniker ve Diane Venora. En iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarında Golden Globe adayı, En iyi ses dalında Oscar almış bir film. Aynı yıl Cannes Film Festival'de Technical Grand Prize ve en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış ve en iyi film dalında Palme d'Or adaylığı almıştır. IMDB Puanı 7.1 benim puan 7.7

Konusu: Caz müzisyeni Charlie Parker'ın çalkantılı hayatı ve kariyeri. Saksofoncu Charlie “Bird” Parker (Forest Whitaker) 1940 yılında New York'a gelir. Olağanüstü çalma tarzıyla kısa sürede dikkatleri üzerine çeker. Uyuşturucu bağımlısı olmasına rağmen, sevgi dolu eşi Chan (Diane Venora) onun kişisel sorunlarını aşmasına yardım etmeye çalışır.


Tagline: “Amerikalıların hayatında ikinci bir şans yoktur.” - F. Scott Fitzgerald

Öncelikle "based on true story", peki Charlie Parker kim? Charles Parker Jr. (29 Ağustos 1920 - 12 Mart 1955), "Bird" lakaplı ABD doğumlu caz saksafoncusu. Parker, hızlı tempolar, virtüöz teknik ve gelişmiş armonilerle karakterize edilen bir caz türü olan bebop'un gelişiminde son derece etkili bir solist ve öncü figürdü. Bir virtüöz olan Parker, hızlı geçiş akorları, değiştirilmiş akorların yeni varyantları ve akor ikameleri gibi devrim niteliğinde ritmik ve armonik fikirleri caz müziğine kazandırmıştı ve ağırlıklı olarak alto saksafon çalardı. Parker, hipster alt kültürü ve daha sonra Beat Kuşağı için bir ikondu ve caz müzisyenini sadece bir entertainer değil, taviz vermeyen bir sanatçı ve entelektüel olarak persona edinmişti. 1949'da, New York'taki gece kulübü Birdland, ona ithafen bu ismi aldı. 11 yaşında çalmaya başladığı saksafonu 23 yıl boyunca bırakmadı. 1955 yılında henüz 34 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Parker'ın hayatı zihinsel sağlık sorunları ve eroin bağımlılığıyla doluydu. Hangisinin önce geldiği belli olmasa da, afyon bağımlılığı 16 yaşında, bir araba kazasında yaralandığında ve doktor ağrı için morfin reçete ettiğinde başladı. Bu olaydan kaynaklanan bağımlılığı, performanslarını kaçırmasına neden oldu ve güvenilmez biri olarak görülmeye başladı. Caz dünyasında eroin kullanımı yaygındı ve bu maddeyi elde etmek çok da zor değildi. Resmi ölüm nedenleri lobar pnömoni ve kanamalı ülserdi, ancak Parker ayrıca ileri derecede siroz hastasıydı ve öldüğü gün kalp krizi ve nöbet geçirmişti. Otopsiyi yapan adli tabip, Parker'ın 34 yaşındaki vücudunu yanlışlıkla 50 ila 60 yaşları arasında tahmin etmişti.












Miles Davis: Cazın tarihini dört kelimeyle anlatabilirsiniz: Louis Armstrong. Charlie Parker. Onların müzik seviyesine bir kere çok yaklaştım, ancak hiç yetişemedim.

Jean-Michel Basquiat, Charlie Parker'ı onurlandırmak için "Charles the First, Bird on Money, Bird of Paradise" gibi birçok resim yapmıştır.









Film, Parker'ın geçmişinde ileri geri gidip gelirken, hayatındaki bazı gerçekleri bulmak için önemli anları harmanlar. Filmin büyük bir kısmı, eşi Chan, Bebop'un öncü trompetçisi ve grup lideri Dizzy Gillespie (Samuel E. Wright) ile olan tek sağlam ilişkisi ve trompetçi Red Rodney (Michael Zelniker) üzerindeki etkisi (hem müzikal olarak hem de eroin bağımlılığı dünyasında) etrafında döner.

Forest Whitaker bu filmde Charlie Parker'ı, Oscar ödülü umuduyla çekilen biyografik filmlerde sıkça rastlanan, kendini yok eden müzisyen arketipinin çok ötesine taşımış. Aktör, bu tarihi figürün kendine özgü dehasını, karmaşık halini ve acı verici anılarını başarıyla canlandırmış. Aktörün katkısı ve dikkatli karakterizasyonu ile filme derinlik katmış. Hem madde kullanımı etkisiyle hep bir kaçış yolu araması, hem de saksafon çalış şekli ile de performansındaki kaliteyi çok rahatlıkla izleyiciye aktarıyor.

Hasta kızının ölüm haberini aldığı an yas tutan bir baba olarak tekrarlanan telefon konuşması, bunu izlemeyi daha da korkunç hale getiriyor; burada harika bir oyunculuk var, bir söz, çaresiz bir duaya dönüşüyor, daha sonra titremeler ve titreyen sinirlerin ardından uyuşturulmuş bir gevezelik geliyor. Forest Whitaker'ın bu kadar iyi bir telefon aktörü olduğunu kim bilebilirdi? Telefon görüşmesinde söylenmeyenleri ima etme yeteneği, yüz ifadelerindeki çöküş, telefonda her şey yolundaymış gibi davranması bir tiyatro oyunu izlemek gibiydi. Muazzam bir trajedi hissi uyandırmaktaydı izleyicide. Sahnenin yıkıcılığına mı yoksa oyunculuğun muazzam olmasına mı yoksa ikisi birden mi? Çok ilginç, sert ve bir o kadar da naif bir sahneydi.

Hayatı boyunca sıkı bir caz hayranı olan Eastwood, 1946 yılında Oakland'da Parker'ı canlı izlediğinden beri ona hayranmış. Senaryonun dayandığı anılarını yazan Bird'ün nikahsız eşi Chan Parker'a görüşlerini almak için başvurmuş ve Chan Parker, Eastwood ve aranjör Lennie Niehaus'a özel koleksiyonundan bir dizi kayıtları ödünç vermiş. Eastwood hayranı olduğu bu müzisyen için vicdanlı davranmış, materyali ticarileştirmemiş. Yer yer karanlık odalardaki çekimlerle de bunu pekiştirmiştir. Ailesiyle birlikte evde geçen bu ilk sahnelerde, her şey o kadar loş ki, oyuncuların yüzlerini zar zor görebiliyorsunuz. Flashbackler ve yağmurlarla dolu bir film.

Chan, Chicago'da bir dans gösterisi için işe girer, ancak ikisi de onun geri döneceğini biliyor gibidir ve geri döndüğünde, bizim şovmen Bird onu beyaz bir atla akşam yemeğine ve dansa götürür, ancak önce iki saksafoncu arkadaşını tutarak yatak odasının penceresinin altında ona serenat yapmalarını sağlar ve böylece eşinin rahmetli babası Broadway yönetmeni gibi görkemli ve efsanevi tek erkek olduğunu kanıtlar. Parker bu esnada saksafon çalmıyordur çünkü, saksafonunu atı kiralamak için rehin vermiştir. Parker'ın yasadışı alışkanlıklarını finanse etmek için enstrümanını rehin verdiğini daha önce başka sahnelerde de dile gelmektedir. Ama bu at sahnesi de harika bir detay olarak bu filmde kalır.

Eastwood bu filmi yönetmek için pek olası bir seçim gibi görünmeyebilir, ancak 1940'larda Batı Kıyısı'nda büyüyen ve Parker efsanesine inanan bir çocuk olarak kökenlerini göz önünde bulundurursanız, durum değişir. Eastwood'un çalışmalarının çoğunda, özellikle de yönettiği filmlerde yer alan iki ince tema, müziğe olan sevgisi ve yalnız, kahramanca bir hayat süren karakterlere duyduğu hayranlıktır. “Bird” filmindeki Parker ile “Honkytonk Man” filmindeki alkolik gitarist arasında da bir bağlantı vardır. Her ikisi de, kendilerini çevreleyen günlük depresyon ve korkuya rağmen, müzikle hayatta olduklarını ve mutluluk hissedebildiklerini kanıtlamaya çalışan adamlardır.

Sıradan bir biyografi olmamış kesinlikle. Seyirci filmde sürekli Bird'ün duyguları ile yüzleşiyor ve hatta hissediyor. Bir yandan fiziksel sorunları, acıları ile uğraşırken diğer yanda bir türlü düzeltemediği bir aile yaşantısıyla bir diğer yanda ise polisin eroin ile ilgili sıkı denetimleriyle uğraşıyor. Bu sorunların yanında bir de müzik yapmaya çalışıyor.

Hikaye açısından, doğrusal olmayan (non-linear) anlatım olayları takip etmeyi çok zorlaştırmasa da, izleyiciyi duygusal olarak hikayeye bağlamayı biraz engelliyor. Charlie Parker'ın kişisel ve profesyonel geçmişine en azından biraz aşina olmayan izleyiciler, kendilerini filmin içerisinde biraz kaybolmuş hissedeceklerdir; karakterlerin duygusal bağları muhtemelen uzak ve soyut gelebilir izleyiciye bu açıdan.

Gordon Willis'in Baba üçlemesindeki tek ışık kaynağına dayalı "chiaroscuro" tekniğinin hayranları, görüntü yönetmeni Jack Green'in karanlık setlerinde yaratılan ambiyansı da seveceklerdir. Tiyatro aydınlatmaları tadında tasarlanmış ışıklar caz kulüp sahnelerinde en ön masadan izliyormuş hissi taşımakta.













Charlie Parker: Müzik, sizin kişisel deneyiminiz, düşünceleriniz, aklınızdır. Ne yaşıyorsanız çaldığınızdan o duyulur. Müzikte sınırlar çizilmeye çalışılıyor. Sanatta sınır olur mu?

Kaynak

* https://en.wikipedia.org/wiki/Charlie_Parker

* http://thefilmexperience.net/blog/2021/6/29/almost-there-forest-whitaker-in-bird.html

* https://www.imdb.com/title/tt0094747/?ref_=wl_t_3

* https://www.jazz88.org/articles/Eastwood%27s_Parker%2C_an_Analysis._Part_I/

* https://www.jazz88.org/articles/Eastwood%27s_Parker%2C_an_Analysis._Part_II/

* https://www.jazz88.org/articles/Eastwood%27s_Parker%2C_an_Analysis._Part_III/


Thursday, December 11, 2025

From Worst to Best: Terminator Franchise














Skynet, John Connor ve Sarah Connor, T-800...
(Her yeri spoiler bu yazının, seriyi hiç izlemediyseniz okumaya değmez, o derece yani)

Seri filmler hep ilgimi çekmiştir, her yeni film serinin eskilerini aratsa da her yeni fragman acaba düzelir mi umudu yaratmıştır bende. İşlerin franchise'a dönme fikri de (çizgi romanlar, action figürler, posterler, dvdler, t-shirtler vs.) hep bir tanesini edinme ihtiyacı hissettirmiştir. Belki de tüketim toplumunun standart bir örneği gibi düşünebilir okuyucu. Açıkçası sadece o film ve dönemini hatırlatması, yarattığı nostalji hazzı bende bunları alma isteği. İşte şimdi de bu seri filmlerin önemli bir örneğinden bahsedeceğim bugün. Terminator serisi.

En kötüden en iyiye sıralayacağım ve tabi ki James Cameron filmlerine detaylıca ayrı bir ışık tutarak. Çünkü bir bilimkurgu kültüdür Terminator. Skynet’in kontrolden çıkması, teknolojinin insanlık için tehdit oluşturabileceği fikri gibi yapay zeka ve teknoloji korkusu (günümüzün olay değil mi bu), “Kader yazılı mıdır, yoksa değiştirilebilir mi?” sorusunun serinin merkezinde durması ve böylelikle kader ve özgür irade sorunsalı, ve son olarak insanlığın direnişi gibi ana temalar üzerinde durması. Bunların hepsini harmanlayan filmler serisidir Terminator. Öncelikle serinin çekim tarihine göre sıralanışına bakalım:

Filmler
* The Terminator (1984)
* Terminator 2: Judgment Day (1991)
* Terminator 3: Rise of the Machines (2003)
* Terminator Salvation (2009)
* Terminator Genisys (2015)
* Terminator: Dark Fate (2019)












Diziler
* Terminator: The Sarah Connor Chronicles (2008) - ilk sezon izledim, fena değildi.
* Terminator Salvation: The Machinima Series (2009) - izledim kötü bir seri.
* Terminator Zero (2024) - hikayeyi bir de Japon Animesi üzerinden izledik, fena değildi.

















From Worst to Best
* Terminator: Dark Fate (2019)
* Terminator Genisys (2015)
* Terminator 3: Rise of the Machines (2003)
* Terminator Salvation (2009)
* The Terminator (1984)
* Terminator 2: Judgment Day (1991)

Terminator: Dark Fate (2019)















Serinin son çekilen filmi aynı zamanda en kötü filmi. IMDB puanı 6.2 ve benim puan 5.5. İzletiyor kendini çünkü popcorn movie olmuş. Ama fanları tatmin edemez çünkü alt metin açısından doyurucu değil.

Yaratıcı James Cameron bu filmde sadece yapımcı. Yönetmen ise Tim Miller, ilk Deadpool filminin yönetmişti. Başrollerde Arnold, Linda Hamilton, Diego Luna, Mackenzie Davis ve Natalia Reyes var. Olaylar Terminator 2'den sonrasına dayanıyor (direct sequel to T2 gibi düşünülebilir). 25 yıl sonra Skynet'in yerini Legion adlı yapay zeka almış. Sarah Conor'ın Mahşet Günü'nü engellemesinin ve insan ırkının kaderini yeniden belirlemesinin üzerinden yıllar geçmiştir. Dani Ramos, kardeşi ve babasıyla ile birlikte Mexico City'de kendi halinde yaşayan biri. Ancak gelecekten süper asker özelliklerine sahip olan Rev-9 adındaki yeni bir Terminator, Dani'yi öldürmek üzere geçmişe gelir. Dani'nin kurtulma şansı, Grace ve Sarah Conor'a bağlıdır. Grace de gelecekten gelen bir süper human soldier. Bu sırada Rev-9, hiçbir şeyi umursamadan hedefine giden yolda karşısına çıkan her şeyi yok etmektedir. Dani, Grace ve Sarah'nın yolu sonunda T-800'e düşer. Sarah'nın geçmişi, onların tek umudu olur.

Arnold ve Linda Hamilton'un dönüşü filmi kurtaramamış hele Arnold'ın dahil oluş nedeni ve insan olmaya çalıştığı süreç vs. gerçekten senaryoyu kurtaramamış. John Connor sonrası evrende Meksika'lı kızın geleceğin kurtarıcısı olma rolü hiç gerçekçi gelmiyor. Yeni robot türü Rev-9 imhası en zor düşman ve CGI ile o kadar çok beslemişler ki takip etmekte zorlanıyor insan. Yeni Terminator olan Rev-9’u Gabriel Luna canlandırıyor. Yeni ölüm makinemiz iki Terminator birimine “bölünebilmesi” ile ön plana çıkmakta. Grace’i canlandıran aktris Mackenzie Davis çok yerinde bir tercih olmuş. İnsan gibi görünse de aslında “geliştirme” olarak adlandırılan bir nevi operasyondan geçirilmiş, yarı replika ya da cyborg denilebilecek bir yapıya sahip. Bu anlamda da Dani’yi koruma görevinde avantajlı yanlarını aktif olarak öne çıkarabiliyor.

185 Mil USD bütçe ile çekilip, sadece 261 Mil USD gişe hasılatı yapınca 2019'un en büyük gişe balonu olmuştur. Stüdyo sadece bu filmden 120 Mil USD zarar etmiş ki bu çok ciddi bir rakam, özellikle franchise'ın boyutu düşünüldüğünde.

Ya bu filmde John Connor ölüyor, Skynet ölüyor. Peki ne için? Yeni bir John Connor yaratmak için. Peki bu sefer fark ne? Yeni John Connor bir kadın. Hollywood özgün karakter yaratamıyor, hatta daha önce yarattığı özgün karakterin içini boşaltıyor, sonra böyle hamlelerle kör göze parmak politik doğruculuk oynuyor. Bunlar hayranlar tarafından dile getirilince de cinsiyetçilik iftiraları, woke açılımları falan ortaya atılıyor.

Filmin aksiyon sahneleri gayet sürükleyici. Tim Miller bu anlamda iyi bir iş kotarmış. Sizi ilk saniyesinden son saniyesine kadar içine alıyor. Ancak görsel efekt olarak göz yoran bir film.

Dani karakteri (yeni John Connor) daha filmin başında kardeşi ve babası katledilmiş olmasına karşın hırslı, soğuk kanlı bir karaktere bürünmekte hiç zorluk yaşamıyor. Bunun yanı sıra hayatında eline silah almamış olmasına karşın “ufak bir gaza getirme” ile kusursuz bir nişancı oluyor hemen. Hiç araba kullanmamış ama iş başa gelince hemen rallici oluyor. Zaten yanında Grace ve Sarah Connor gibi tecrübeli iki kadın karakter varken Dani’yi hızlı bir dönüşüm sürecine sokmak oldukça gereksiz ve gerçeklikten uzak bir hamle olmuş. Ama son yılların trendi olan sert kadın karakterleri öne çıkarma çabası bir yandan da. Tamam bunu yapmak istiyorsan yap ama karakterin altını doldur. Hızlandırılmış terminator öldürme kursu olmuş resmen. Olmamış bu film, olmamış...

Terminator Genisys (2015)

IMDB puanı 6.3 benim puan 6.
Serinin 5. filminin konusu ise insan direnişinin lideri John Connor, Çavuş Kyle Reese’i Sarah Connor’ı koruması ve geleceği güvence altına alması için 1984’e geri gönderir fakat olaylar beklenmedik bir şekilde yön değiştirir ve zaman çizgisi kırılır. Şimdi kendisini geçmişin yeni ve yabancı bir versiyonunda bulan Çavuş Reese, Gardiyan’ın da dahil olduğu müttefiklerle, “geleceği yeniden başlatmak” göreviyle karşı karşıya kalır.

Yönetmen Alan Taylor, başrollerde ise Arnold ile beraber Emilia Clarke, Jason Clarke, Jai Courtney, J.K. Simmons, Lee Byung-Hun ve Matt Smith yer almakta. 155 Mil USD bütçeye karşılık 440 Mil USD gişe hasılatı elde etmiş.

Filmin hemen hemen tamamında T-800, Kyle Reese ve Sarah Connor arasındaki atışmalardan mizah üretilmeye çalışıldığını görüyoruz. Ve ancak bir Terminator parodisinde olabilecek espriler yapılmış. Mizah dozunun iyi ayarlanamadığını ve kalitesinin de beklenenin altında olduğu bir film olmuş.

Filmde hikaye namına ilginç noktalar yok değil. Öncelikle Kyle Reeves'in görevinin Sarah Connor'ı kurtarmak ve John Connor'ın doğumu için Sarah'a bir partner olmaktan çıkartılması bu bilindik hikaye akışını değiştirip seyirciye yeni bir gidişat sunmaya çalışması açısından önemli. Fakat bu gidişat hikayeyi her ne kadar farklı bir noktaya çekiyor gibi görünse de filmin genel akışı içindeki zaman kırılmaları ve geçmiş/gelecek ekseninde yapılmak istenen müdahaleler filmi anlaşılması zor bir noktaya götürüyor. Karşımızda kendini seyrettiren, hoşça vakit geçirten bir eğlencelik film var, o kadar.

Karakterlere bakacak olursak; ilk olarak gözümüze çarpan oyuncu asla bir Linda Hamilton olamayacak kadar çelimsiz ve kısa boylu olan Emilia Clarke. Kendisinin ne eline silah yakışmış, ne de aksiyon sahneleri. Jai Courtney, benim asla ısınamadığım bir oyuncu ve Kyle Reese rolü de ona gitmemiş ayrıca Emilia Clarke ile aralarındaki kimya 0.Yeni T-1000’i oynayan Koreli oyuncu kısa süre gözükmesine rağmen sıvı metalin hakkını veriyor, bu filmden önceki sene Whiplash’deki aksi öğretmen rolüyle Oscar alan J.K. Simmons ise kendisine verilen kısa rolü başarıyla canlandırmış. Filmin casting açısından sınıfı geçen en sağlam oyuncusu ise, kesinlikle John Connor’u oynayan donuk suratlı Jason Clarke. Gelelim sürekli moruk diye hitap edilen Arnold Schwarzenegger’e. Yaşlanması dışında karizması hala yerinde. Esprili ve sempatik bir T-800 olarak filmi neredeyse tek başına götürüyor. CGI destekli genç hali ile kapışma sahnesi ise gayet güzel bir sürpriz olmuş.
















Terminator Genisys’e serinin yeni bir başlangıç noktası olarak bakarak, belirli bir düzeyde tatmin yaşamak mümkün. Ancak serinin genel tonunu zedelediğini ve karmaşaya yol açtığı aşikar.

Terminator 3: Rise of the Machines (2003)


Kendi halinde, eğlenceli bilimkurgu-aksiyon filmi. IMDB puanı 6.3 benim puan ise 6.5
İlk izlediğimde hayal kırıklığı yaşamıştım fakat sonrasında çekilen filmler de eğlenceli ama bu filmden daha iyi filmler değildi. Dolayısıyla yıllar geçtikçe bence değeri artacak filmlerden biri. Amacı düşündürmekten çok eğlendirmek olan filmlerden.

Yönetmen Jonathan Mostow, başrolde Arnold'a eşlik edenler Nick Stahl (John Connor), Claire Danes (Kate Brewster), Kristanna Loken (T-X). 187 Mil USD bütçe ile çekilip, 434 Mil USD gişe hasılatı yapmış, gişe anlamında 2003 yılının başarılı işlerinden biri. Arnold'da rekor bir ücret almış bu filmde (30 Mil USD), vali olmadan önce.  Telif hakkı anlaşmazlıkları ve bütçe sorunları gibi hususlardan dolayı filmin çekimine giden yol uzamış ve sorunlar yaşanmıştır.

John Connor başlangıçta gelecekteki Skynet tarafından yakalanmamak için sistemin dışında gözlerden uzak bir hayat yaşadığını ve “geleceğin yükünü üzerinde hissettiğini” söylese de, anlaşılamayan bir kaderin kurbanı olmuş bir adamdan çok, bir aksiyon figürü gibi duruyor bu filmde.

John Connor'ı bu sefer Kristanna Loken’in canlandırdığı T-X adlı yeni model takip ediyor. Connor’ı ve gelecekteki arkadaşlarını bulup yok etmeye programlı female bir Terminator. Bu karakterin duygusuz ve korkutucu olması gerekse de, Loken’in canlandırdığı model seksi bir “femme fatale” mankeni andırıyor. Film, 2000’li yılların başında geçtiğinden o yılların gelişmekte olan teknolojilerinden interneti (Özellikle o dönem, ilk Matrix filmi sonrası dönem olduğu için teknoloji üzerine gerilim algısında internet başı çekmekte) ve nanoteknolojiyi de hikâyenin içine yedirmişler. Femme fatale dedik ama ağzından çıkardığı modem sesiyle küresel ağa bağlanıyor ve bilgisayar virüsünü enjekte edebiliyor. Böylelikle bütün makinelere sızabilen bir yazılım haline gelebiliyor. Nihai hedefi ise ordunun elindeki yapay zekâ olan Skynet.

Yönetmen Jonathan Mostow: The problem in Terminator 3 is that Terminator 2 was such a seminal movie. It was going to be impossible to blow people away because T2 was the first time a lot of people saw digital effects. The liquid-metal man, no one had ever seen that before. That and Jurassic Park, those are two movies that probably must have blown people away from seeing them in the theater. I knew that we wouldn’t be able to achieve that. I also knew there was going to be a lot of skepticism. Why do you even need a third Terminator? I felt that I had to disarm those people. So that’s why we made the choice to use humor, which is front-loaded earlier in the movie. Some of it's too shticky, some of it has not aged well with time, I’ll be the first to confess. But if you went to the theater at the time, it worked with the audience. (Terminator 3'teki sorun, Terminator 2'nin çok etkileyici bir film olmasıydı. T2, birçok insanın dijital efektleri ilk kez gördüğü film olduğu için, insanları etkilemek imkansızdı. Sıvı metal adam, daha önce kimse böyle bir şey görmemişti. O film ve Jurassic Park, muhtemelen insanları sinemada izlediklerinde çok etkileyen iki filmdi. Bizim bunu başaramayacağımızı biliyordum. Ayrıca çok fazla şüphecilik olacağını da biliyordum. Neden üçüncü bir Terminator'e ihtiyaç duyulsun ki? Bu insanları ikna etmem gerektiğini hissettim. Bu yüzden filmde mizahı kullanma kararı aldık ve bunu filmin başına yerleştirdik. Bazıları çok yapmacık, bazıları da zamanla eskimiş, bunu ilk itiraf eden ben olacağım. Ama o zamanlar sinemaya gidenler için bu, seyirci üzerinde işe yaradı)

Özetle Terminator 3, kesinlikle kötü bir film değil, ancak seri için büyük bir basamak da değil. Ama diğer 2 filmden çok daha fazla keyifli, akan bir film. 2.filmden sonra buhranlar yaşayan Edward Furlong yok, Linda Hamilton yok ve tabi ki James Cameron yok. Dolayısıyla T2 sonrası insanlarda hayal kırıklığı yaşattı fakat o kadar da kötü bir film olmadığı kendisinden sonra çekilen filmlerden anlaşılmakta. Bu filmdeki tır sahnesi de T2'deki kadar olmasa da izlemeye değer.

Terminator Salvation (2009)




















118 dakikalık director's cut versiyonu değerlendirilmiştir. Yönetmen McG. Başrolde Christian Bale, Sam Worthington, Moon Bloodgood, Helena Bonham Carter, Anton Yelchin, Bryce Dallas Howard, Common, Jane Alexander ve Michael Ironside. Casting açısından bakarsak belki de serideki en zengin film. Arnold'ın rol almadığı ilk film. C. Bale ise gelecekteki John Connor'u oynamakta. İlk 3 filmin aksine bu kez insan suretinde bir terminator değil, ölüm makinelerinin en ilkel hallerini görüyoruz. Film Judgement Day sonrası Mad Max vari bir evrende geçmekte. Benim de sevdiğim husus da bu oldu, gelecekte geçen mekanik görüntülü robotlarla olan mücadeleyi izlemek. Zaten yönetmenin de ilham kaynağı olarak belirlediği eserler: Mad Max 2, Star Wars, Children of Men filmleriymiş. 200 Mil USD gibi dönemine göre devasa bir bütçe ile çekilmiş ve 372 Mil USD hasılat elde etmiş-ki bu da hasılat açsından yetersiz demek. IMDB puanı 6.5 olan filme benim puan 6.7

Yıl 2018. Kıyamet Günü meydana gelmiş ve yaşanması olası görülen olaylar yaşanmıştır. Düşünüleceği üzere makineler kontrol mekanizması olarak sistemi ele geçirmişlerdir. Arada kalan bir grup insan Skynet'e karşı direnişteler. Bu durumu örgütleyen John Connor. Ancak bir anda beliren Marcus Wright adındaki bir kişi, onun bu emin olma halini kökünden sarsmaya hazırdır. Kendisinin en son hapiste olduğunu hatırlayan Marcus’un geçmişten mi yoksa gelecekten mi bir misafir olduğunu kimse bilmiyor. Yine de bu ikili Skynet’e karşı başkaldırarak mücadele etmeye çabalarlar.

Filmin çekimleri çok zorlu geçmiş, New Mexico'da ki sette toz, duman ve sıcaktan aletler bozulmuş, insanlar sinir krizleri yaşamış, yönetmen setinin kontrolünü neredeyse kaybetmiş, filmi çekerken senaryoyu halen yazıyorlarmış, bir de C. Bale sette herkes sövmüş resmen, bu kıstaslara rağmen bu filmi tercih etmemin sebebi Judgement Day sonrasını anlatmaya cesaret etmesi. Ana seriden ayrılan alternatif gelecek hikayesi olarak düşünülmesi gereken bir film. Salt atmosferi sayesinde bile gayet keyifle akan bir film. Senaristlerin grev dönemine denk gelmesi, 6 senarist değiştirmesi, bir çok set çalışanının kaza yaşaması, ünlü özel efekt uzmanı Stan Wilson'ın çekimler sırasında vefat etmesi, C.Bale'in set dışına sızan bir ışık görevlisini haşladığı, ana avrat sövdüğü anların internete düşmesi gibi nice sorunlarla da karşılaşmış bir yapım. Öte yandan Arnold'ın CGI versiyonu güzel sürpriz olmuş, helikopter düşüşü çekimleri çok iyi çekilmiş.



The Terminator (1984)
























107 dakika süren 1984 yapımı serinin ilk filmi. IMDB top 250'de 221. sırada 8.1'lik puanı ile. Ama 10 üzerinden 10'luk film. Filmin tamamı Los Angeles'ta çekilmiş. Schwarzenegger’in “I’ll be back” repliğinin ikonikleştiği filmdir ayrıca. Öncelikle efsane ilk filmi trailer'ı ile hatırlayalım.


Yönetmen koltuğunda James Cameron var. Başrollerde Arnold'a eşlik eden Michael Biehn, Linda Hamilton, Paul Winfield ve Lance Henriksen. Müzikler Brad Fiedel tarafından düzenlenmiştir ki main score efsanedir, herkes tarafından bilinir, yıllardır ana haber bültenleri girişlerinde kullanmıştır. Stan Winston özel efektlerde çığır açan işler yapmıştır.


Bilimkurgu sinemasının en ses getiren yapımlarından biridir bu film. Bu ve T2, serinin sonraki yapımları gibi alay konusu olmayan, alt metinleri dolu dolu olan ve bir çok farklı açıdan değerlendirilebilen yapımlar. Bende diğer filmlere kıyasla bu ilk 2 filmi daha detaylı, kapsamlı, farklı yerlere değinmeye çalıştım.

Hem James Cameron hem de Arnold’u tabiri caizse 1 gecede ünlü yapmıştır. Hem popcorn movie olup hem de düşündüren bir filmdir. 2029 yılında başlar filmimiz. Robotlar tarafından yönetilen dünyada, robotlara karşı savaş veren bir grup insan direnişçi, geçmişi değiştirmek isteyen akıllı makineleri alt etmek zorunda. Çünkü akıllı makineler, gelecekten direnişinin eski önderlerinden Sarah Connor’ı öldürmesi için tasarlanan Terminator isimli cyborg'u o güne göndermişlerdir. Terminator, kadını öldürünce gelecekte insanlığın direniş önderi olacak oğlu John Connor da doğmayacak, böylece makinelerin zaferleri kaçınılmaz olacaktır.


Yönetmen Cameron’ın Terminator öncesi, yönetmenlik adına pek de parlak bir kariyeri yok. Kendisi Roger Corman Stüdyosu’nda gelme, düşük bütçeli filmler için minyatür ve maket yapan biri ve kendini geliştirerek sanat yönetmeni olmuş. “Battle Beyond the Stars”, “Escape from New York”, “Android” ve “Galaxy of Terror” gibi bilim kurgu filmlerin görsel efektleri üzerinde çalışmış. Yönettiği ilk film, Piranha II: The Spawning için de aslen, özel efekt yönetmeni olarak işe alınmış olsa da, filmin yönetmeni projeyi bırakınca İtalyan prodüktör Assonitis, James Cameron’ı yönetmen olarak atamış. Bu yüzden, The Terminator, Cameron’ın ilk göz ağrısı. Piranha II’nin çekimleri için İtalya’ya gittiklerinde geçirdiği hastalık havale derken yönetmenimiz gördüğü bir kabusta gelecekten gelen bir robotun, onu öldürmeye çalıştığını görür ve bunu resmeder, sonrası zaten efsanenin doğuşudur.

James Cameron: I went from driving a truck to becoming a movie director, with a little time working with Roger Corman in between. When I wrote The Terminator, I sold the rights at that time – that was my shot to get the film made. So I’ve never owned the rights in the time that the franchise has been developed. I was fortunate enough to get a chance to direct the second film and do so on my own creative terms, which was good. But that was in 1991 and I’ve felt like it was time to move on. The primary reason for making a third one was financial, and that didn’t strike me as organic enough a reason to be making a film. (Kamyon şoförlüğünden film yönetmenliğine geçtim, arada Roger Corman ile kısa bir süre çalıştım. Terminator'ı yazdığımda, o zaman haklarını sattım – bu, filmi çekebilmem için bir fırsattı. Yani, serinin geliştirildiği süre boyunca hakları hiç elimde olmadı. İkinci filmi yönetme ve kendi yaratıcı şartlarımla çekme şansını yakaladığım için şanslıydım, bu çok iyiydi. Ama bu 1991 yılındaydı ve artık ilerleme zamanının geldiğini hissettim. Üçüncü filmi çekmenin ana nedeni finansaldı ve bu bana film çekmek için yeterince organik bir neden gibi gelmedi)

En karamsar ve distopik olmasıyla terminator serisinin en baba bölümlerinden birisidir. Sadece 6.5 Mil USD'ye mal olmuş ama 78 Mil USD gişe hasılatı elde etmiştir.  Her düşük bütçeli filmin kotarıldığı gibi koşullar,  filmin büyük bölümünün gece çekilmesi bu ekonomik tutumdan kaynaklanır ama öte yandan da filme atmosfer ve görselliğin yanında gerilim ve korkuyu da sağlamaktadır. Bu film yalnızca bir bilimkurgu klasiği değil, aynı zamanda teknoloji, kader ve insanlık kavramlarını sorgulayan karanlık bir gelecek senaryosudur. Arnold'un neredeyse hiç diyalog kullanmadan canlandırdığı terminator, duygusuz bir öldürme makinesidir; ama bu suskunluk, karakteri daha da korkutucu yapar. Film, düşük bütçesine rağmen zaman yolculuğunu, insan direnişini ve makinelerin tehdidini sade ama sarsıcı biçimde anlatır. Karanlık sokaklar, mavi tonlu gece çekimleri inanılmazdır. Tüm film, tek bir düşünce etrafında döner: gelecek yazılmış mıdır, yoksa şekillendirilebilir mi?
IMDB'de şöyle ilginç bir trivia var, çevirisini paylaşıyorum: Hristiyanlık sembolizmi; John Connor, İsa Mesih ile aynı baş harfleri paylaşır ve her ikisi de insanlığın kurtarıcıları, insanlığın tek umudu olarak kabul edilir. Her ikisi de gizemli koşullar altında hamile kalan annelerden doğmuştur; biri bakireyken Tanrı tarafından, diğeri ise gelecekten gönderilen bir adam tarafından hamile bırakılmıştır. Ayrıca, Kyle ortaya çıktığında, sırtında bir meleğin kanatlarının olması gereken yerde yara izleri vardır, bu da onun “gökten gönderilmiş” olduğunu düşündürür. Bu film, incilin bilim kurgu versiyonu gibi. John Connor mesih görevi görüyor resmen. Sarah Connor bildiğin meryem ana. Gelecekten gönderilen cyborg katil ise mesihin doğmasını engellemek için görevlendirilmiş bir deccal yani karanlık güçlerin askeri. Medeniyeti yok edecek nükleer saldırı ise bildiğiniz kıyamet gününe bir göndermedir.


Tır tanıdık geldi mi? Hem ilk film hem de ikinci film için önemli bir sembol. Foreshadowing dediğimiz önceden ima etme veya diğer adıyla önseme, bir romanda ya da filmde, olacak hakkında okur ya da izleyiciye önceden bazı ipuçları veren anlatım tekniğidir. İnanılmaz güzel bir ayrıntı.


Mükemmel bir distopyanın temellerinin atıldığı tech-noir film. Dönemin bir başka tech-noir filmi de Blade Runner'dır. Evet resimde geçen Tech-Noir mekanı filmin türünü resmetmektedir. Ayrıca filmin sonundaki fabrika sahneleri ve Los Angeles gece sokak sahneleri de Tech-noir esintilerini görürüz. Terminator'un iskeletli versiyonu olan endoskeleton sahneleri ve bu iskeletin metalik gri ve mavi ışıklar kullanılarak oluşturulan ortam da Tech-noir sahnelerdir. Ayrıca insanların ürünü olan Skynet kontrolden çıkar ve her şeyi ele geçirir. Skynet'in kontrolden çıkıp her şeyi ele geçirmesi gibi meta üretimi de insanların kontrolünden çıkıp kendi hareket yasalarına kavuşur ve işler. Bu bile aslında tech-noir konseptine hayliyle yakışan bir konu.


Tech Noir seti Los Angeles'ın ortasında inşa edilmiş ve yapımcı Gale Anne Hurd, bazı insanların bunun gerçek bir kulüp olduğunu düşünerek dışarıda sıraya girmeye başladığını söylemiş. “O noktada o kadar paraya ihtiyacımız vardı ki, neredeyse onların parasını alacaktık” demiş.



Son sahne, fabrikadaki konveyörde sürüklenme sahnesi, iş makinaları ve oradaki montaj bir nevi Chaplin'in Modern Times filminin güncel bir versiyonu, modern bir Modern Times uyarlaması bile denilebilir. Chaplin'e mi saygı duruşudur yoksa günümüzün Endüstri 4.0 falan mıdır? Orasını da artık siz değerlendirin ama alt metinlerin, foreshadowing'lerin cirit attığı filmdir.

Çekildiği zamanın ilerisinde bir vizyonun ürünü. 80'li yıllarda yapay zeka belki sadece akademilerde konuşuluyordu. Teknolojinin günümüzdeki kadar güçlü olmadığı o yıllarda bu tür bir senaryo yazmak büyük bir iş.

Karanlık, huzursuz, acımasız ve buz gibi sert bir film. Tech-noir teriminin çıkış noktası. Neredeyse bir sanat filmi gibi işlenmiş, hatta Tarkovsky’nin bile beğendiği filmlerden biriymiş. Düşük bütçe ile çok zor bir senaryonun ne kadar iyi çekilebilir olduğunu gösteren, ders niteliğinde bir film. Sadece tech-noir gece kulübü ve karakol baskını sahneleri bile bunun için yeterli. Metal iskelet sahneleri o kadar iyidir ki - çağının ötesinde olmakla kalmamış, çocukluk dönemimizdeki korku imgelerinden biri olarak akıllara kazınmıştır.



Zamanda yolculuk, robotlar (insana benzeyen cyborglar), karanlık bir gelecek, nükleer savaş, kontrolden çıkan teknoloji, yapay zekâ ve mitleştirilen bir kurtarıcı figürü. Filmi ve tümüyle seriyi özel kılan bir diğer olgu ise sonrasında gelen bilimkurgu eserlerine yeni fikirler sunması ve ilham vermesi. Örneğin bir sonraki bilimkurgu devrimi olarak görülen Matrix serisindeki insan-makine savaşı, yapay zekânın olağanüstü gücü, mitleştirilmiş kurtarıcı hatta seçilmiş kişi bariz bir şekilde Terminator’den esinlenilerek ortaya konmuştur. Sözün özü, kendinden sonraki çekilen bir çok bilimkurgu aksiyon filmlerinin bu ilk filmin konseptinden esinlendiği aşikar.










Bir yaratıcı: James Cameron



Sinemanın hemen her alanına hâkim olan James Cameron; kameramanlıktan ses teknisyenliğine, ışıkçılıktan yönetmenliğe uzanan geniş deneyimiyle, auteur kavramının yalnızca sanat sinemasıyla sınırlı olmadığını, ana akım gişe sinemasında da güçlü bir auteur kimliğinin var olabileceğini kanıtlamıştır. Setine tam anlamıyla hâkimdir; ne istediğini açıkça bilir ve hedeflediği sonuca ulaşmak için ekipteki herkesin hangi sorumlulukları üstlenmesi gerektiğini ustalıkla yönetir. Filmlerinin senaryosunu bizzat yazar, yönetmenliğinin yanı sıra görüntü yönetmenliğine de katkı sağlar ve kurguda aktif rol alır. Çoğu projesinde yapımcı koltuğunda da kendisi oturur. Ekibini yönetme konusundaki becerisi öylesine bilinir ki, bir şehir efsanesine göre, bir set çalışanının özgeçmişinde Cameron ile çalışmış olmak, başka bir referansa ihtiyaç duymadan işe kabul edilmesi için tek başına yeterlidir.


James Cameron, el sanatları konusunda da son derece yeteneklidir; çizim ve heykeltıraşlık konusundaki ustalığı dikkat çekicidir. Bu yeteneğini fark eden isim ise efsanevi yapımcı Roger Corman olur. Joe Dante’yi de keşfeden Corman, Cameron’a sinemadaki ilk profesyonel görevini verir. Cameron, 1980 yapımı Battle Beyond the Stars filminde sanat yönetmeni ve set dekoratörü olarak çalışır. Bu projedeki başarısıyla Corman’ın güvenini kazanan Cameron, yine Corman’ın yapımcılığını üstlendiği bir başka filmde bu kez yönetmen koltuğuna oturma fırsatı bulur. Joe Dante’ye Piranha filmini yönettiren Corman, yeni keşfettiği bu yeteneğe de devam filmi olan Piranha Part Two: The Spawning’i emanet eder. Filmin senaristlerinden biri de Cameron’dır. Ancak sürekli yapım müdahalelerine maruz kaldığı için projeyi tamamlayamaz ve filmin sonlarına doğru yapımdan ayrılmak zorunda kalır.


1991 yılına gelindiğinde James Cameron, bilimkurgu ve aksiyon sinemasını bambaşka bir düzeye taşıyacak bir başyapıtla beyaz perdeye geri döner. İlk filmini 1984’te çektiği The Terminator’ın devamı, Terminator 2: Judgment Day, vizyona adeta fırtına gibi girer. Bu filmde, gelecekten gelen iki robotun nefes kesen mücadelesini izleriz. Yoğun aksiyonu ve çığır açan efektleri kadar, karakter derinliklerine inen zarif ve dengeli anlatımıyla da öne çıkar. Savaş ve barış kavramları üzerine düşündüren; bir robotun perspektifinden insan doğasının yıkıcılığına ışık tutan film, bugün pek çok otorite tarafından tüm zamanların en iyi bilimkurgu yapımları arasında gösterilmektedir. Cameron’ın sinemasına özgü mavi tonların hâkim olduğu etkileyici görselliği ve döneminin çok ötesine geçen özel efektleriyle, yönetmenin sinema tarihindeki konumu bu filmle birlikte sağlamlaşır. Arnold Schwarzenegger’in robot karakterine getirdiği yenilikçi yorum ise yapımın ikonik unsurlarından biridir. 100 milyon dolarlık bütçeyle çekilen film, 520 milyon dolar gişe hasılatı elde ederek döneminin rekor seviyelerine ulaşır. Ayrıca bu film, Cameron’ın bizzat yapımcılığını üstlendiği ilk projedir; sonraki tüm filmlerinde de yapımcı koltuğunda kendisi yer alacaktır.

Youtube'da Vanity Fair'in kendi kanalından yakın zamanda yayınlanan bu videoda Cameron'ın kendi kariyerini, her bir filmini tek tek detaylıca anlatmakta, yönetmenin fanları için paylaşıyorum.



Terminator 2: Judgment Day (1991)



Öncelikle 156 dakikalık Ultimate Cut versiyonu üzerinden yorumladığımı belirtmek isterim. Bu filmde Arnold ve Linda Hamilton'a başrollerde Edward Furlong, Robert Patrick, Earl Boen ve Joe Morton eşlik ediyor. En iyi kurgu ve en iyi sinematografi dalında oscar adayı olmuş, en iyi ses, en iyi ses kurgusu, en iyi görsel efektler ve en iyi makyaj dalında tam 4 Oscar kazanmış bir başyapıt. IMDB puanı 8.6 ve Top 250'de 28. sırada. Şimdi de trailer hatırlayalım:


Yedi yıl sonra gelen ve 1991 yılına göre 100 Mil USD gibi devasa bir bütçeyle hayata geçirilen Terminator 2: Judgment Day, “devam filmleri her zaman daha kötüdür” anlayışını tamamen tersine çevirerek hem izleyicilerden hem de eleştirmenlerden tam not almış; işlediği konu, anlatım biçimi ve hâlâ şaşkınlıkla izlenen özel efektleriyle bilimkurgu türünde çığır açmıştır. Terminator markası, filmle birlikte video kasetlerden kitaplara, oyunlardan çizgi romanlara kadar pek çok alanda büyük bir ticari patlama yaratmış; replikleri dillere pelesenk olmuş, Arnold’ı T-800 rolüyle sinema tarihinin ikonik figürlerinden biri hâline getirmiştir. Bu başarının temelinde ise filmin ortaya koyduğu yenilikçi yaklaşım yatmaktadır.

Kıyamet günü korkusu yapımın temel zeminini oluştururken, özünde robotlarla insanlar arasındaki savaşı ve özellikle ikinci filmle belirginleşen duygusal bağı merkeze alan anlatı, türe taze bir soluk getirmiştir. James Cameron ve Arnold ikilisi, yüksek bütçenin ve dönemi için devrim niteliği taşıyan CGI teknolojisinin desteğiyle unutulmaz bir devam filmine imza atmış; ilk filmde karşımıza çıkan T-800’ün karşısına bu kez sıvı metalden oluşan yeni nesil bir tehdit, T-1000 çıkmıştır. T-1000 ile T-800’ün nefes kesen karşılaşmaları izleyiciyi büyülerken, Linda Hamilton’ın güçlü kadın savaşçı imajında ulaştığı zirve de filmin en etkileyici unsurlarından biri olmuştur. Ancak tüm bu görsel şölene rağmen seyirciyi en derinden etkileyen, T-800 ile 13 yaşındaki John Connor arasında kurulan baba-oğul benzeri bağ olmuştur. Robotlarla insanlar arasında beklenen soğuk ve olumsuz ilişkinin aksine duygusal bir yakınlık sunan Terminator 2, sinema tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak yerini sağlamlaştırmıştır.


Karşılarında ise yepyeni bir düşman var; T-1000 nam-ı diğer civa adam. Robert Patrick'in canlandırdığı bu düşman daha önce bilim kurgu filmlerinde hiç görülmemiş bir cyborg'du. Belli kurallar içinde istediği her şekle bürünebilen T-1000 bugüne kadar ki en güçlü villain karakterlerin başında gelmekte ve bunu büyük ölçüde Robert Patrick'e borçlu.

Eğitimi devam ederken boyacılık, inşaat işçiliği, araba yıkamacılığı ve benzin istasyonunda pompacılık gibi işlerde çalışmış ardından Erie Gölü’nde bir tur teknesinde çalışmaya başlamış. Bu tekne, 1984 yılında yaşanan kazada batmaya başlayınca o gün tura katılanlar ağırlıklı olarak engelli insanlar ve onları büyük bir fedakarlık ve kahramanlık örneği göstererek kendilerini kurtarma şansı olmayan bu kişileri batan tekneden teker teker kıyıya yüzerek taşımış. Artık haberlerde boy boy fotoğrafları paylaşılan bir kahraman olmuş. T-1000’in gerçeküstü yetenekleri ve soğukkanlı yapısı, Robert Patrick’in oyunculuk becerilerini geniş bir izleyici kitlesine etkileyici bir şekilde göstermesine olanak tanımış. T-1000 ile T-800’ün AVM’deki ilk karşılaşma sahnesi, Arnold için de beklenmedik bir sürpriz olmuş. Fiziksel olarak kendisinin yarısı kadar görünen bu genç oyuncu, şaşırtıcı derecede güçlü çıkmış ve Arnold’la baş edebilecek kadar çevik ve dayanıklıymış. Nitekim boğuşma sırasında Arnold’ın Patrick’i omuzlarından tutup duvara savurduğu an tamamen gerçekmiş; çünkü Patrick’i itmekte zorlanınca istemsiz bir şekilde daha sert davranmış. İnşaatçılık dâhil yıllar boyunca yaptığı ağır fiziksel işler, Patrick’in olağanüstü bir güce sahip olmasında önemli rol oynamış.
Duygusuz bir robot rolünü olabildiğince gerçekçi bir şekilde oynamak için çok fazla hazırlık yapmı. Yalnızca burnundan nefes almayı içeren sıkı bir koşu rejimi ile antrenman yapmış ki bu da yorgunluk belirtileri göstermeden filmde koşabilmesi içinmiş. Gözünü kırpmadan tabancayı ateşleme alıştırması yapmış. Rol için ciddi bir hazırlık sürecinden geçmiş.

Terminator 2’nin en dikkat çekici karakteri, başrol olmamasına rağmen olay örgüsünün merkezinde yer alan ve John Connor’ı dünyaya getirip büyüten Sarah Connor’dır. İnsan hayatının değerini ve “hayat verme” eyleminin yüceliğini sıkça vurgulayan bu seride, anne figürünün taşıdığı önem çok büyük. Linda Hamilton’ın canlandırdığı Sarah, ilk filmdeki şaşkınlığını üzerinden atmış olsa da, anlattıklarına kimse inanmadığı için akıl hastanesine kapatılmıştır. Rolü için büyük bir fiziksel ve ruhsal dönüşüm geçiren Hamilton, kadın karakterlerin de güç ve kararlılığın temsilcisi olabileceğini etkileyici biçimde ortaya koyar. Yönetmen, kadın figürlere hep önem verdiği için, serinin merkezine doğrudan John’un çocukluğunu değil, onun annesini yerleştirmesinden anlaşılabilir.
Bilimkurgunun teknolojiyi ve hayal gücünün sunduğu imkânları birer araç olarak kullanıp kimi zaman toplumsal, kimi zaman da siyasal mesajlar vermektedir film. Terminator’un odaklandığı mesele ise silahlanma yarışının yıkıcı derecede yanlış olduğunu ifade etmesi. Kendi sonunu hazırlayan silahları, makineleri ve bombaları üreten; bilimi ilerleme için değil, yok etme amacıyla kullanan insanlık filmde eleştirinin merkezindedir. Skynet’in doğuşundan dolaylı biçimde sorumlu olacak bilim insanı Miles Dyson, bilgisayarların uçaklardan diğer tüm sistemlere kadar her şeyi kontrol edeceğini; asla yorulmayacaklarını ve insanlar gibi hata yapmayacaklarını savunur. Nitekim bilgisayarlar gerçekten de “hata yapmayarak” dünyayı ele geçirirler.

Sarah Connor’ın Dyson’a yönelttiği, “Sizin gibi bilim adamları atom bombasını yaptı. Tek bildiğiniz yok etmek. Peki içinizde bir canlı büyütmenin, ona hayat vermenin ne olduğunu bilir misiniz?” sözleri filmin duruşunu açıkça ortaya koyar. Bir başka çarpıcı sahnede iki çocuğun oyuncak silahlarla birbirlerini “vurması” ve kimin kimi öldürdüğü üzerine kavga etmeleri, insanın şiddetle kurduğu erken ilişkiyi simgeler. John Connor’ın T-800’e “Asla başaramayacağız, değil mi?” sorusuna Arnold’un “Birbirinizi yok etmek doğanızda var” cevabı da bu eleştiriyi tamamlar. Teknolojik devrimler yaşamış insanlık hâlâ barışı ve birlikte yaşamayı öğrenmekten çok uzaktadır.

Soğuk Savaş döneminde yazılmış olan ilk filmin senaryosu bu eleştirel çizgiyi izlerken, 2. film nükleer silahlanmanın doğuracağı kıyameti merkezine alır. Sarah Connor’ın rüya sekanslarında bu korku tekrarlanır. “Kader değil” yaklaşımı ise tam burada önem kazanır: Felaketler yaşanmıştır ama bunlar engellenebilir; çünkü kaderimiz kendi ellerimizdedir. Bu bakış açısıyla anne ve oğul sonunda her şeyi yok etmeyi başarır ve James Cameron seriyi burada noktalar. 
İlk 2 film, tüm yıkım ve vahşet atmosferine rağmen hümanist bir mesaj taşır: Yaşamın ve hayat vermenin yüceltilmesi. Hatta ikinci film, “istersek bir makineye bile sevgiyi, insanlığın değerini öğretebiliriz” fikriyle sona erer. Bu sözleri dile getiren de elbette Sarah Connor’dır.

Terminator evreninde teknoloji, insanlık için bir kurtuluş umudu taşımaz. Skynet, Cyberdyne’ı kullanarak kapitalizmin tekilleştiği dönüşümü geri zamanlı bir hızlanmayla derinleştirmeye çalışmıştır. Geliştirilen yapay zekâ, savaş sistemlerinin daha tutarlı ve kesintisiz biçimde yönetilmesini sağlamış; bu nedenle insanlığın refahını ya da güvenliğini gözeten hiçbir yanı olmamıştır. Dahası, kapitalist hırslarla savaş teknolojilerine yapılan yoğun yatırım doğrudan insanlığın aleyhine işler. Cyberdyne’ın ortaya çıkardığı yapay zekâ, savaş ve yıkımı daha sistematik hâle getirmek üzere tasarlanmıştır. Bu yüzden sorun bir aksaklık ya da “ters giden bir şey” değildir; Skynet’in özbilinç kazanıp saldırıya geçmesi aslında sistemin tam da öngörüldüğü gibi işlediğini gösterir.

Asıl sorun teknoloji değil; teknolojiyi tek bir amaca — kâr, kontrol ve güç — göre geliştirmeye zorlayan uluslararası politik sistemde. Bu sistemde, tekno-kapitalizm yani teknolojiyi kapitalist çıkarlar doğrultusunda kullanma anlayışı, kıyametin altyapısını bilinçli olarak hazırlar. Örneğin Cyberdyne’in Skynet’e dönüşebilme potansiyeli, bu anlayışın doğal sonucudur.

Biraz da çekimleri, sahneleri konuşalım. Bunlardan bahsetmek gerek. Filmin başında tırın motosikleti kovaladığı sahneler olsun, filmin sonlarına doğru çekilen helikopter sahnesi olsun-ki helikopterin köprünün altından geçmesi sırasında CGI'nın ne kadar gerçekçi görüneceği konusunda endişeleri olmuş yönetmenin ve bundan dolayı pilot bunu gerçekten yapmış, gerçekten köprü altında geçişini çekmişler, bizzat yönetmen çekmiş çünkü ekip çok tehlikeli bulmuş, kameramanlar yanaşmamış, bütün bu aksiyon sahneleri muazzam çekilmiş, günümüzde bile bu sahnelere yanaşan yeni nesil film bulmak çok zor. CGI sahneleri de döneminde çığır açmış, arkasından gelen bir çok filme öncülük etmiştir.

Atom bombasının patladığı sahneler ve bazı maketler ile çekilen sahneler de muazzamdır. Özel efekt uzmanı Stan Winston ve ekibi, Sarah Connor'ın “nükleer kabus” sahnesini olabildiğince gerçekçi göstermek için saatlerce süren nükleer test görüntülerini incelemiş. Sahneyi canlandırmak için minyatür bir Los Angeles modeli yapılmış. Yıkılan duvarları taklit etmek için minyatürde kullanılan malzemelerden bazıları Matzos krakerleri ve Shredded Wheat imiş. Her çekimden sonra, modeli tekrar çekime hazır hale getirmek ortalama iki gün sürmüş. 1991'in sonlarında, birkaç ABD federal nükleer test laboratuvarının üyeleri, bu sahneyi gayri resmi olarak “kurgusal bir film için şimdiye kadar yaratılmış en doğru nükleer patlama tasviri” olarak ilan etmişler. Özel efekt ekibi üyeleri, o zamandan beri çalıştıkları hiçbir sahnenin izleyicilerden bu kadar övgü ve duygusal tepki almadığını defalarca belirtmişler. Bu sahneler için harcanan bütçe ilk filmin toplam bütçesinden daha fazlaymış ki Bu muazzam bir işçilik.

Mahşerin 4 atlısı













Bu film efekt ve aksiyon sahneleri açısından sınıfının birincisi, herkesin imrendiği kopya çektiği bir modern klasiktir. T-1000 civa adamın sahneleri, sıvı metal olarak ellerini kullanış şekli ve bunların çekimi de çok doğru kullanılmış, sürekli gözümüze sokulmamış, ve sık sık tekrarlanmamış günümüzdeki filmler gibi.

İlk filmdeki kötü adamı bu filme iyi adam yapmak hatta bir yerden sonra baba figürüne dönüştürmek, bu filmin kötü adamını da film boyunca sistemin sembolü olan polis üniformasıyla dolaşmasını göstererek anlatmak kimin aklına gelebilirdi ki? Gerçekten yönetmen James Cameron'ın hikayeyi ne kadar önemsediğinin en önemli örneklerinden biri.

Filmde üvey anne kılığına giren T-1000 ile John Connor'un sesinin taklidini yapan T-800 bir sahnede karşılıklı olarak telefonla konuşurlar. Bu sahne, aslında iki yapay zekanın birbirini insan olduğuna ikna etme çabasını gösterir ve ikisinin birbiri ile konuştuğu tek sahnedir. Terminator, motor çaldıktan sonra motorun ışıklarını yakmaz. çünkü, gece görüşü vardır. Barda yüzüne üflenen puro dumanını da anında kanserojen madde olarak analiz etmiştir. Bu sahnelerdeki bu tarz detaylar filme ne kadar özen gösterildiğinin özetidir.


Bu filmde hasta olduğum başka bir şeyde; filmden bağımsız, Linda Hamilton'ın Burning Man tarzı güneş gözlükleridir. Mad Max vari ortamlarda dahil her yerde akar bu gözlük, o derece beğendim. Üşenmedim araştırdım ve tabiki bu muhteşem gözlüğü buldum: Matsuda 2809

Bu da markanın linki: Matsuda Website


Meanwhile Elon Musk on Terminator Universe



Son olarak T2'nin alternatif sonunu Youtube'dan paylaşıyorum:


Kaynaklar
* https://manifold.press/woke-with-me-if-you-want-to-live
* https://www.otekisinema.com/cevap-terminator-genisys/
* https://en.wikipedia.org/wiki/Terminator_3:_Rise_of_the_Machines
* https://www.imdb.com/title/tt0088247/
* https://www.azizmsanat.org/2016/05/16/bir-bilimkurgu-kultu-terminator-onur-kesapli/
* https://www.otekisinema.com/the-terminator-her-sey-bir-kabusla-basladi/
* https://x.com/ATRightMovies/status/1982448076347339037
* https://www.youtube.com/watch?v=1naI9GctAXE TERMINATOR - Gerçekleri Tarih Yazar, Tarihi De James Cameron!
* No Fate But What We Make: The Greatest Terminator Lie Ever Told https://www.overthinkingit.com/2009/06/02/no-fate-but-what-we-make-the-greatest-terminator-lie-ever-told/
* Woke With Me If You Want To Live https://manifold.press/woke-with-me-if-you-want-to-live
* Rings of Power - Sezon 2 Nasıl? Terminator 1, Terminator 2, Terminator 0 - YATAY BAKIŞ https://www.youtube.com/watch?v=dp9ECvuVO-U&list=PLLkT9MAdXYAAJUoDn8AwzYaldobBv15os&index=9
* Why “The Terminator” (1984) is the Greatest Terminator Film https://plotandtheme.com/2017/04/12/why-the-terminator-1984-is-the-greatest-terminator-film/
* Terminator | OFFICIAL Full Panel https://www.youtube.com/watch?v=KlPTWgL8KYA
* The Making Of The Terminator - A Retrospective https://www.youtube.com/watch?v=KBF4Rxm_dlc&t=2s
* Alternate Ending | Terminator 2: Judgment Day [Special Director's Cut] https://www.youtube.com/watch?v=KEaS8X1_gcU&list=PL_V0sJMAvPiCNf62couBfwf2KQVrAtX7t&index=47
* https://www.bilimkurgukulubu.com/sinema/sinema-uzerine/o-bir-gise-canavari-james-cameron/
* https://www.bilimkurgukulubu.com/sinema/sinema-uzerine/t-1000den-ote-bir-oyku-robert-patrick/
* https://www.imdb.com/title/tt0103064/trivia/?ref_=tt_dyk_trv
* https://en.wikipedia.org/wiki/Terminator_2:_Judgment_Day