Tuesday, May 19, 2026

Bir Uyarlama Olarak The Crow Franchise

The Crow, James O'Barr tarafından yaratılan ve aynı isimli ana karakterin etrafında şekillenen doğaüstü bir süper kahraman çizgi roman serisidir. O'Barr'ın, sarhoş bir sürücünün neden olduğu nişanlısının ölümünün üstesinden gelmek amacıyla yarattığı bu seri (yazarın başına gelen trajedi!), ilk olarak 1989 yılında Caliber Comics tarafından yayınlanmış. Seri, yeraltı kültüründe büyük bir başarı elde etmiş ve daha sonra 1994 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmıştır. Bunu üç bağımsız devam filmi, bir yeniden çevrim ve bir televizyon dizisi izlemiştir. Çok sayıda kitap, çizgi roman, film, dizi, action figure üretilmesiyle tam bir franchise'a dönüşmüştür.

Bu yazıda tv serisi, seri filmler ve remake'den kısaca bahsedeceğiz, zira çok da başarılı işler değiller. En sonda ise ilk filmden detaylıca bahsedilecektir.









The Crow: Stairway to Heaven (TV Series - 1998)

Karateci Mark Dacascos'un başrolde oynadığı, franchise'n dizi tarafındayız. Baş karakterimiz Eric Draven maceradan maceraya koşar, dizi olarak da çekimler olarak da başarısız bir iştir. Sanki Disney prodüksiyonu, kan yoktur bu dizide. Tek sezon, 22 bölüm çekilmiş. IMDB puanı 6,4 ama 5'den fazla puan almaz bu dizi bence.

Universal, yapımcı şirket olan PolyGram Productions’ı satın almasının ardından diziyi iptal ederek projenin ilerlemesini tamamen durdurmuş.

Dublör ve oyuncu Marc Akerstream, sette bir teknenin patlamasını izlerken etrafa saçılan parçaların neden olduğu kafa yaralanması sonucu hayatını kaybetmiş. Kaza, 14 Ağustos 1998 tarihinde çekimler sırasında Britanya Kolombiya'sının Minaty Körfezi’nde meydana gelmiş. İlk fil gibi bu da bir nevi lanetlenmiş tv serisine dönüşmüş.


The Crow: Wicked Prayer (2005)

Film serisinin en kötü filmi. IMDB'de 3,0 almış ki hakikaten hak ediyor. Yönetmen Lance Mungia, tanımam etmem! Başrollerde Edward Furlong, Tara Reid, Marcus Chong, Tito Ortiz, David Boreanaz, Emmanuelle Chriqui, Danny Trejo ve Dennis Hopper yer almakta.

Sadece 1 hafta vizyonda kalmış ve hemen ardından video piyasasına düşmüştür. Edward Furlong'un azıcık makyaj yapılınca hatuna benzediği fazla babyface hali ve role hiç yakışmayan kısacık boyu ile ana karakterin karizmasından oldukça uzak. Gerek çekimler gerek kurgusu berbat derecede kötü bir film.




The Crow: Salvation (2000)

Gene kötü bir film, IMDB puanı 4,9 ama 4'ü geçemez o derece kötülerden. Yönetmen Bharat Nalluri, gene bilinmeyen bir yönetmen devralmış seriyi. Başrollerde Kirsten Dunst, Eric Mabius, William Atherton, Dale Midkiff, Walton Goggins, Jodi Lyn O'Keefe ve Fred Ward bulunmakta.

Alex Corvis, haksız yere cinayetle suçlandığı genç bir kadının cinayetini çözmek için yeniden hayata dönüyor. Konu hiç iyi işlenememiş, Plot'dan belli. Deneme haftası gösteriminin ardından hemen video piyasasına sürülmüş, kötü diyaloglar ve oyunculuklar biriktirmiş, baş karakter Eric Draven yerine Kirsten Dunst'ın karakterinden ilerlediği için The Crow'un kapsamına uymaması da filmin izlenebilirliğini azaltmış.



The Crow: City of Angels (1996)

Serinin ikinci filmi, IMDB puanı 4,6. Bu sefer kahramanımız, çocuğunun intikamını almak için geri döner. Yönetmeni Tim Pope, senarist David S. Goyer. Başrollerde ise Vincent Perez, Mia Kirshner, Richard Brooks, Iggy Pop ve Thomas Jane yer almakta. 13 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve 25 Mil USD gişe hasılatı elde etmiş.

Filmin yaşadığı sıkıntılar var. Film yapımcıları ve stüdyo başlangıçta ilk filmden önemli ölçüde farklı bir film çekmeyi planlamış olsa da, Miramax filmin önceki filme olabildiğince benzemesi için yeniden kurgulanmasını istemiş. Yönetmen bunu reddetmiş ve senarist ile birlikte, film kendi vizyonlarını yansıtmadığı için sonunda filmden kovulmuşlar. Zaten film gişede çok ama çok sert tepki almış, maliyetini ancak çıkarabilmiş. Bunun sebebini anlamak zor değil; Yapımcı Şirket Miramax’ın, ilk filmin Brandon Lee’nin ölümüyle oluşan popülaritesinden çıkar sağlamaya bu kadar erken çalışması.

Görsel olarak da Alex Proyas’ın gotik yapısından uzaklaşılmış. Yönetmen Tim Pope’un kamerasından gördüğümüz Los Angeles daha punk, daha underground bir atmosferi barındırıyor. İki film arasındaki dönemli farklardan biride bu. Proyas’ın filmindeki gibi karanlık, kasvetli havanın yerini etrafa yanan lastiklerin ve tonlarca çöpün yayıldığı sisli bir Los Angeles almış. Çünkü ilk filmin teması yağmurdu. Bu filmde ise tema duman olarak gösterilmiş. Yapımcılar, Melekler Şehri'ne kıyamet havası katmak istemişler. Hep bir sarı, turuncu bazı bazı da yeşil tonun hakimiyetinin söz konusu olduğu bu film, renk paletini sürekli çeşitlendiren ama asla gözü yormayan bir yapıya bürünmüş, bunda yönetmenin müzik klip sektöründen gelmesine bağlanabilir.



















Yapımcılar, orijinali 160 dakika olan bu filmi katledip, 84 dakikaya indirmişler. Dolayısıyla filmde sıkça tekrarlanan devamlılık hatalarını fark etmek çok mümkün. Miramax, bu kırpma işlemi sırasında sadece senaryoyu uzatan öğeleri değil, bir sürü de iyi aksiyon sahnesini çıkarmış. Bildiğin katletmişler filmi, iyi bir devam filmi çıkabilirmiş.

The Crow (2024 - Remake)

111 dakikalık remake. Yönetmen Rupert Sanders. Başrollerde Bill Skarsgård, FKA twigs, Danny Huston. IMDB puanı 4,7. Gerçekten modern uyarlama yapmak istemişler ama hızlandırılmış video kilp gibi anlamsız geçişlerle dolu sıkıcı bir film. Gişede çakılmış. Filmin ilk fragmanı çoğunlukla olumsuz tepkilerle karşılanmış. The Crow (1994) filminin yönetmeni Alex Proyas, bu yeni versiyonun asla çekilmemesi gerektiğini dile getirmiş: "The Crow sadece bir film değildir. Brandon Lee bu filmi çekerken öldü ve film, onun kaybolan dehası ve trajik kaybına bir anıt olarak tamamlandı. Bu onun mirası. Böyle kalmalı.“ Filmin vizyona girmesinden sonra Proyas, tüm kötü eleştirilerin ekran görüntülerini paylaşmış ve ”Gişe kan gölüne döndü. Yeniden çevrimin bir para tuzağı olduğunu düşünmüştüm. Görünüşe göre toplanacak pek para da yok." İlk filmde Grange rolünü canlandıran Tony Todd, Twitter/X hesabından yeniden çevrimin olumsuz bir eleştirisine ait bir bağlantı paylaşmış ve bu görüşe katıldığını ima etmiş.



The Crow (1989 - Comic Book)














The Crow, 1989 yılında Amerikalı sanatçı James O'Barr tarafından yaratılan çizgi roman serisinin kahramanı ve baş karakteridir. Bu pratoganist abimiz, cinayetinin ve nişanlısının ölümünün intikamını almak üzere doğaüstü bir karga tarafından hayata döndürülen bir ölümsüz intikamcıdır.


Çizgi romanın yazarı kendi yaşadığı bir olayı bura da kurgulamıştır. 16 yaşında aşık olmuş. Kız çekici ve komikmiş, onu kötü ruh halinden kurtarmış ve o da uzun süre sevgiden mahrum kalmış bir gencin hissedebileceği türden bir tutkuyla ona aşık olmuş. Mezun olduktan sonra evlenmeyi planlıyorlarmış, ancak bir gece sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kız hayatını kaybetmiş. Bu yaşadığı sıkıntılı dönemden kurtulmak için kendisini çizime vermiş, daha sonraları ise gazetede okuduğu bir haberden (Detroit’te bir çiftin 20$ lık nişan yüzükleri için öldürülmesi olayı) oldukça etkilenmiş ve bunun bir hikâyenin başlangıcı için güzel bir çıkış noktası olduğuna karar vermiş ve 1981 yıllarında Berlin’de ilk çalışmalarına başlamış. İçinde bulunduğu sıkıntılı yaşam yüzünden eserini tamamlaması uzun bir süre almış. James O’barr hikâyesinde kullandığı karakterleri kendi hayatından seçmiş, gerçek kişileri karakterleri ile özdeşleştirmiştir. Hatta filmde yer alan çete üyelerinin isimleri de Detroit'deki duvar yazılarından alınmış gerçek çete üyeleri isimleridir. (t-bird, tin-tin, top dollar, funboy ,skank) 


Karga, kahramanın yaşayan dünya ile öbür dünya arasındaki bağlantısını sağlayan doğaüstü bir kuştur. Bu sihirli karga, öldürülen insanları diriltebilme yeteneğine sahiptir; böylece kurbanlar, ölümlerinden sorumlu kişi veya kişilerden intikam alıp adaleti sağlayabilirler. Bu hikâyenin eski bir Kızılderili efsanesinden geldiği de söylenir.

Kişinin “yeniden doğuşu” sırasında karga rehberlik eder, kişinin potansiyelini ortaya çıkarmasına yardımcı olur ve suçluları bulmasında ona destek olur. Karga, kendisi istemediği sürece diğer insanlar tarafından görülmez, sadece yeniden doğan kişi tarafından görülür. Karga, yeniden doğan kişiyle telepatiye benzer bir şekilde iletişim kurar ve genellikle intikamını alması için ona rehberlik eder.


















The Crow (1994)











102 dakikalık Dark Fantasy türünde 90'lar estetiği kokan çok başarılı bir çizgi roman uyarlaması. IMDB puanı 7,5 ben en az 8,2 veriyorum. Yönetmen Alex Proyas. Yan rollerde Jon Polito, Tony Todd, Bai Ling, Michael Wincott, Ernie Hudson, Anna Thomson ve başrole one and only Brandon Lee. 23 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve gişede başarılı bulunmuş, 94 Mil USD. Filmin başarısı, gotik atmosferi, mezar edebiyatı ve sert müziği kadar kaderi Eric Draven'la özdeşleşen Brandon Lee'nin hayatının, setteki bir kaza sonucu trajik bir şekilde noktalanmasında odaklanıyor.

James O'Barr'a göre, çizgi roman uyarlaması için başrol oyuncusu olarak Brandon Lee'yi seçmekten başta hoşlanmamış. O zamanlar onu sadece Showdown in Little Tokyo'da (1991) görmüş ve filmin bir Kung Fu filmi gibi olup doğrudan video piyasasına düşmesinden korkmuş. Ancak Brandon'la sette makyaj ve Crow kostümüyle ilk karşılaştığında çok heyecanlanmış. Brandon'ın çizgi romanlardaki replikleri birebir söylemesiyle karakteri canlandırmasına hayran kalmış, sonrasında çok iyi bir arkadaşlık başlamış aralarında.













Çekimlerde, Lee, karakteri Eric'in nişanlısının dövülüp tecavüze uğramasına tanık olduktan sonra vurulduğu bir sahneyi çekerken tabanca da yer alan gerçek kurşundan dolayı hayatı trajik bir şekilde sonlanmıştır. Sahnelerinin çoğunu bitirmiş olduğu için film, senaryo değişiklikleri, dublör ve dijital efektler yoluyla tamamlanmış. 2005 yılında ise, Brandon Lee'nin kazara vurulmasının üzerinden 12 yıl geçtikten sonra, silahı ateşleyen aktör Michael Massee, olayla ilgili hâlâ kâbuslar gördüğünü iddia etmiş. Sadece bu kaza ile yetinmemiş film. Başına neler gelmiş çekimlerde zaten bir çok kez çekimler durmuş. Kuzey Karolina, Wilmington'daki çekimlerin ilk gününde, bir marangoz vinci canlı elektrik hatlarına çarptıktan sonra ağır yanıklar geçirmiş. Sonraki günlerde, bir ekipman kamyonu alev almış, öfkeli bir heykeltıraş arabasıyla stüdyonun alçı atölyesine dalmış ve bir ekip üyesi yanlışlıkla eline tornavida saplamış. Bazıları, Brandon Lee'nin trajik ölümü nedeniyle bu filmin, filmdeki silah güvenliği standartlarını değiştirdiğine inanıyor. Lee'nin ölümünden sonra Paramount Pictures dağıtımdan vazgeçmiş ve haklar Miramax Films tarafından satın alınmış. Film, Lee ve nişanlısı Eliza Hutton'a ithaf edilmiştir. The Crow, Empire'ın 2008 yılında yayınladığı tüm zamanların en iyi 500 filmi listesinde 468. sırada yer almış. O zamandan beri kült bir film statüsüne gelmiş. Tüm görüntüler gece çekilmiş, hiç gündüz sahnesi yok. Sürekli çatılarda geçer film zaten bazı çatılar Dark City ve The Matrix'de kullanılmış. Kameranın karganın gözünden gösterdiği sahneler de insanın karga olası geliyor.











Soundtrack'inde bolca Orta Doğu ezgileri dinleyebileceğiniz film. Ayrıca filmin ortalarında bir yerde, Skank karakteri markete bira almaya girdiğinde markette arkada çalan şarkı enstrümantal bağlama versiyonu olan Oy Oy Eminem türküsüdür. Dakika 51-51 gibi.

Film çekimlerinden önce Brandon Lee'nin ölümle ilgili tuhaf bir ilgisi vardı. Sahip olduğu 1959 model Cadillac cenaze arabasıyla dolaşır, ünlü mezarları ziyaret eder ve The Doors dinlerdi.













Brandon Lee gerçekten çok iyi oynamış. Adam kendini izletiyor ve karakterle bağ kurmanızı sağlıyor. Bir de Eric Draven karakterini izlerken, Heath Ledger'ın Joker'iyle kıyaslamamak elde değil. Heath Ledger'ın, oynadığı Joker karakterini çizgi romandaki ilhamı olan "the man who laughs" dan ilham aldığı biliniyor ama kesinlikle bu karakterden de ilham alınmış.

Bilinmeyen bir zaman, bilinmeyen bir şehir, karanlık, yağmur, dışarıda ki sokak lambalarının loş iç ortamlara sızması... tam bir film noir. Filmin atmosferi o kadar iyi ki, kendinizi gerçek anlamda filme kaptırıyorsunuz. Sürekli karanlık, sürekli yağmur... Ve işlenen tema sonsuz aşk. İlk bakışta bu iki unsur bir arada çok ağır kaçar gibi gelse de belki de filmin bu kadar başarılı olmasının kilit noktalarından biri budur. Sonraları çekilen devam filmlerinde bu temalardan uzaklaşılmış ve zaten tutmamış olduklarını görebiliyorsunuz.

Brandon Lee'nin film esnasında yanlışlıkla öldürülmesi ve karakterin ise ölümden dönmesi arasındaki paralellik, filmin hayranlarını her zaman derinden etkilemiştir. Ayrıca tıpkı oynadığı karakter gibi filmden sonra evlilik hazırlıkları yapıyordu. Tüm olanlara basit bir tesadüf demek gerçekten üzücü. Öte yandan babası gibi büyük bir aksiyon yıldızı olabilecekken, babası gibi genç bir yaşta talihsiz bir şekilde aramızdan ayrılması makus bir talih.

Son olarak Eric Draven mı yoksa Eric "The Raven" mı? Edgar Allan Poe’nun The Raven’ına gönderme yaptıkları bence çok açık. Repliklerde de Poe'dan alıntılar ve şiirler var. Ayrıca bu isim Raven Cried’ın da anagramıdır.

Tuesday, April 28, 2026

SNEAKERS (1992)

92 yapımı 126 dakikalık bir soygun komedisi. Amerika'da Eylül 92'de, ülkemizde Nisan 93'de vizyona girmiştir. IMDB puanı 7.1, benim puanım 7.3Yönetmen Phil Alden Robinson. Başrollerde Robert Redford, Sidney Poitier, David Strathairn, Dan Aykroyd, River Phoenix, Mary McDonnell, Ben Kingsley. Filmin müzikleri James Horner'a ait. Filmde, Robert Redford & güvenlik ekibi bir kara kutuyu çalmak için kiralanır, ancak kısa süre sonra bu işin kötü sonuçları olduğunu fark ederler. 23 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve 105 Mil USD hasılat elde etmiştir. Robert Redford, bugünün çoğu başrol oyuncusundan daha fazla karizmaya sahip, Sidney Poitier filme ağır bir hava katıyor, River Phoenix'in en yakışıklı zamanları. David Strathairn şimdiye kadar çekilmiş en havalı kör dahiyi oynuyor ve Dan Aykroyd ise şimdiki amcaların tam zamanlı işi haline gelen komplo teorileri hakkında sürekli atıp tutuyor.




Tagline: A burglar, a spy, a fugitive, a delinquent, a hacker, and a piano teacher... and these are the good guys. (Bir hırsız, bir casus, bir kaçak, bir suçlu, bir bilgisayar korsanı ve bir piyano öğretmeni... ve bunlar iyi adamlar)



















Konu: Martin Bishop (Redford), güvenlik sistemleriyle uğraşan hacker'lardan oluşan bir grubun lideridir. Bir gün hükümet görevlileri ona şantaj yapar ve ondan siyah bir kutuyu bulmasını isterler. Bishop ve grubu, kendilerini tehlikeli bir göreve atıp bu kutuyu bulmaya çalışırlar. Bulduklarında, bu kutunun dünya üzerindeki tüm şifreleri kırabilecek bir mekanizma olduklarını anlarlar. Daha sonra ise, onları bu iş görevlendiren kişilerin artık hükümet için çalışmadıklarını da öğrenirler.


























90'lar, hackleme temalarının bolca işlendiği bir dönem. İnternet hâlâ yeni ve henüz şirketlerin eline geçmemiş, Google, Yahoo vs. Bilgisayar dünyası, sahneye yeni çıkmış bir şey olarak hâlâ olumlu bir gizem taşıdığı bir dönem. Bu durum, o dönemde çekilen en ilginç filmlerin bazılarının doğmasına neden olmuş ve hepsi de hacklemenin gizemli dünyasını anlatmaktaydı. Sneakers'da bu filmlerin başında gelmekte. Dönemine göre teknolojik gelişmeler açısından da çok başarılı bir film çünkü kuantum bilgisayarlar icat edilmeden önce bile bu bilgisayarların şifre kırma yeteneklerini öngörmüşler. Bunda filmin senaristlerinin daha önce benzer ve başarılı bir iş olan WarGames filmini yazmalarına bağlıyorum. Gerçekçi bir senaryo ile kaliteli oyuncu kadrosu sonucunda ortaya gayet makul mantıklı kaliteli bir iş çıkarmışlar.

Grubun soğukkanlı lideri Marty Bishop (Redford), geçmişini gizli tutuyor ve tanıdıklarının sayısını sınırlı tutuyor. Elektronik dehası ve alet ustası Darren “Mother” Roskow (Dan Aykroyd), sosyal hayatı olmayan, çekilmez bir komplo teorisyeni. Kör telekom uzmanı ve telefon meraklısı Irwin “Whistler” Emery (David Stratharin) ise boş zamanlarını çoğunlukla kitap okuyarak ya da cihazlarla uğraşarak geçiriyor. Ve olağanüstü genç hacker Carl Arbogast (River Phoenix), kızlarla temas kurmaması onu aşk dolu ve heyecanlı hale getirdiği için zamanını kızlar hakkında hayal kurarak geçiren bir tip. Düşündüğünüzde, grubun kapsamlı yabancılaşmasını bu son örnek kadar vurgulayan başka bir şey yoktur. Sadece grubun tek eski kanun adamı, eski bir CIA ajanı olan Donald Crease (Sidney Poitier), grubun dışında bir hayatı ve ailesi var.



















Trivia: Ekip, film için şifreleme konusunda uzmanlardan bir kişi olan Leonard Adleman'dan yardım istemiş. Adleman, karısının Robert Redford ile tanışması karşılığında bu görevi kabul etmiş. Dan Aykroyd, filmin bir sahnesinde Aleka's Attic t-shirt'ü giymiş. Bu grup, filmde yer alan genç yıldız River Phoenix'in müzik grubunun adıymış.

Sonuç olarak filmin iyi yanı, aptalca görünmeden komik olabilmesi, kasvetli olmadan paranoyak olması ve teknolojiden çok insanlara odaklanması. Ayrıca oyuncu kadrosunun absürt derecede güçlü olması ve kimyalarının gerçekçi olması diyebiliriz.























Filmin basın kiti, filmi anlatan özel bir programın bulunduğu bir disketle birlikte sunulmuş. Programın bazı bölümleri yarı şifreliymiş ve kullanıcının devam edebilmesi için kolayca tahmin edilebilir bir şifre girmesi gerekiyormuş. Bu, bir film stüdyosu tarafından hazırlanan ilk elektronik basın kitlerinden biriymiş, dönemine göre marketing'de çığır açan bir pazarlama yöntemi.


Son olarak filmin fragmanı








Thursday, April 23, 2026

30. Yıl Anısına - Broken Arrow (1996)

96 yapımı 108 dakikalık John Woo klasiği, çocukluğumun filmlerinden. Utah Arizona'nın harika kanyonları arasında geçen inanılmaz aksiyon sahnelerinin birbirini takip ettiği tam bir 90lar aksiyon filmi. Filmde patlamayan araç yok: arabalar, hummer jeepler, 2 helikopter, savaş uçağı, deniz motoru, ve en sonunda tren patlatmışlar tren...

Başrollerde John Travolta ve Christian Slater var, yan rollerde ise Samantha Mathis, Delroy Lindo, Frank Whaley, Kurtwood Smith, Vondie Curtis-Hall ve Bob Gunton yer almakta. Filmin müzikleri ise Hans Zimmer'a ait. Zimmer'in film müziği, Ennio Morricone'nin Sergio Leone ile yaptığı çalışmalardan esinlenmiştir. MDB puanı 6.1 ki haksızlık benim puanım 7.2. 50 Mil USD bütçe harcanmış, gişede 150 Mil USD hasılat elde etmiş.

Broken Arrow: Bir nükleer silahın kaçırılmış olma ihtimali, kaybolma durumuna verilen kod isim. Hangisi daha kötü bilmiyorum. Nükleer silahların kaybolması mı, yoksa sık sık olduğu için buna bir isim verilmesi mi? Filmde geçen cümlelerden biri sadece.


Travolta'nın pek bilmiş edasıyla oynadığı, Slater'ın saf tutumuyla uyuşmazlık gösteren kimyaları çok iyidir. Travolta'nın karakteri şu ana dek oynadığı en ukala tip. O kadar ukala ve kendini beğenmiştir ki tekrar tekrar izlerim zira Travolta oynamak yerine her dakikasında gerek askerlerle gerek koca bir endüstri ile dalga geçer, sigarasını savurarak filmdeki yerini sorgulayıcı bakışlarıyla her saniye poz keser adamımız. Bir röportajında karakter çözümlemesi için detaylardan bahsettiğinde bazı albayları gözlemlediğini ve "tek yapmam gereken bacak bacak üstüne atıp bol bol puro içmemdi " diye açıklamış birine daha ne söylenebilir bilmiyorum.











Bir röportajında John Woo, John Travolta'nın “hiçbir filmini izlememiş” olması nedeniyle başlangıçta “biraz gergin” olduğunu söylemiş. Quentin Tarantino Travolta'ya The Killer'ı izletmiş ve bunun üzerine aktörün “Chow Yun-Fat olmak istiyorum!” demesine neden olmuş, bunun da Broken Arrow'daki performansını etkilediğini açıklamış. Travolta bu filmden 7 Mil USD ücret almış.












Alttan alta militarizme övgülerin sezildiği, sivil bakışın zaman zaman küçümsendiği film yine de çekildiği coğrafyanın ve özellikle Utah kanyonunun doğal güzelliğinden epeyce yararlanma başarısı ile dikkat çekebilir. Bir zamanlar Kızılderililer’in yaşadığı coğrafyada geçen filmde hikâyenin parçası olan 20 dolarlık banknot üzerinde generalliği ve başkanlığı döneminde yerlilere pek de iyi davranmaması ile bilinen Andrew Jackson’ın resminin olması da ilginç bir rastlantı olsa gerek. (https://gurkankilicaslan.com/broken-arrow-john-woo-1996/)













23 Şubat 1996' da ülkemizde "Kırık Ok" adı ile vizyona girmiştir. Ben ise dönemin şifreli kanalı Cine5'de izlemiştim, muhtemelen 96 yılı sonları olabilir.


Ve son olarak, John Woo'nun Broken Arrow filmi için hazırlanan tanıtım videosu.




Thursday, December 25, 2025

Guilty Pleasure: Con Air ve Simon West

Müzik klip ve reklam yönetmenliğinden gelen İngiliz Simon West'in son 15 yılda birbirinden rezil filmler çektiğini biliyoruz: Bride Hard (2025), The Legend Hunters (2025), Old Guy (2024), Sin Limites (2022), Skyfire (2019), Gun Shy (2017), Stratton (2017), Wild Card (2015), Stolen (2012), When a Stranger Calls (2006). Bu filmlerin hepsi IMDB' de 5'in altında kalan filmlerdir.












Lara Croft: Tomb Raider (2001) ve The Mechanic (2011) gibi filmer tv de döndükçe izlenir ama akılda bir şey kalmaz, cılız popcorn filmlerdir. The Expendables 2 (2012) ise seri filmlerde ayrıca değerlendireceğim fakat benim gibi çocukluğu 90'larda geçenler için kadrosu muazzamdır.









Bunlar dışında özellikle reklam ve klipler ile dikkat çekmiştir. Özellikle Budweiser reklamları 90'larda çok beğenilmiştir.



Sayısız çektiği video kliplerden en bilineni ise tabi ki "Never Gonna Give You Up"


Bonus: The General's Daughter (1999)

Korgeneral "Savaşçı Joe" Campbell'ın kızı Yüzbaşı Elisabeth Campbell'ın çıplak cesedi, Fort MacCallum'un savaş eğitim alanında kazığa çakılmış halde bulunur. Ordu CID dedektifleri Paul Brenner ve Sara Sunhill soruşturmaya çağrılır ve kendilerini cinsel ahlaksızlık ve yanlış yönlendirilmiş itibar kurtarma çabalarının girdabının içinde bulurlar. Nelson DeMille'in romanından ünlü senarist William Goldman uyarlaladığı filmde başrolde John Travolta var, ona eşlik eden casting'de de çok kariyerli isimler bulunmakta: Madeleine Stowe, James Cromwell, Timothy Hutton, Leslie Stefanson, Daniel von Bargen, Clarence Williams III ve James Woods. 116 dakika süresi ile Amerikan ordusunda kadının konumunu anlatan bir polisiye - gerilim filmi. 77 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve box office'de 150 Mil USD gişe hasılatı elde etmiştir. Yavaş temposuna karşın merak unsuru sayesinde izlemesi keyifli bir 90'lar seyirliği. O yılların kalitesini yansıtan iyi bir polisiye olduğu için son ana kadar neler olacağını tahmin edemiyorsunuz ve bu süre boyunca filme dahil olup katili tahmin etmeye çalışıyorsunuz. IMDB 6.4 vermiş fakat benden 6.8 alır. 
Travolta, bu psiko polisiye dramada, Ordu Ceza Soruşturma Dairesi'nden üst düzey bir araştırmacı olan Astsubay Paul Brenner rolünde oldukça başarılı bir performans sergiliyor. Brenner, aynı Daire'de kıdemli bir üye ve hâlâ aralarında bir aşk besleyen eski sevgilisi Sarah Sunhill (Madeleine Stowe) ile birlikte bu davaya atanıyor. Kimyaları zayıf değil ama muhteşem de değil, ikili arasında film boyunca atışmalar yaşanıyor. "Generalin Kızı", ordudaki adam kayırmacılık ve ikiyüzlülüğe dair ikna edici bir eleştiri sunmakta ve toplumda örtbas etme ve cinsiyet ayrımcılığı gibi sorunları da gözler önüne sermekte olan bir film.


"Generalin Kızı" iyi oyunculuk içeren, iyi yapılmış bir gerilim filmidir, özellikle Travolta ve James Woods için keskin ve net bir diyalog sahnesi yaratılmıştır; bire bir, kelimelerle düello etmekteler ve sessiz bir şekilde bu sahneleri izlediğinizde gerçekten bu 2 usta aktör için yazılmış çok iyi sahneler olduğununn farkına varıyorsunuz. General (James Cromwell), mobilyalara bakılırsa, orada oldukça uzun bir süre yaşamış gibi görünmektedir; iç mekanlar Architectural Digest dergisinden çıkmış gibi görünüyor.


"Generalin Kızı", dediğim gibi, iyi yapılmış bir film. Keskin performanslarla dolu ve Woods'un canlandırdığı, saklayacak bir sırrı olan kariyer adamı; Cromwell'in canlandırdığı, tavizsiz bir subay ve baba; ve Williams'ın canlandırdığı, generale aşırı derecede hayranlık duyan adam karakterlerine gerçek bir bakış açısı kazandırıyor. Bunlarla birlikte merkezde Travolta'nın da başarılı oyunculuğu ile keyifli bir seyirlik sunuyor.

Con Air (1997)

Benim favori "guilty pleasure"larımdan biridir. Ne zaman izlesem sıkılmam hala ilk günkü gibi izlerim, bazı replikleri ezbere bilirim. Tam bir 90'lar Hollywood Aksiyon klasiği. 123 dakikalık extended versiyonunu izlemenizi tavsiye ederim. En iyi ses ve "How Do I Live" adlı şarkı ile en iyi şarkı dalında Oscar adaylığı almıştır. IMDB puanı 6.9 ama kesinlikle 8'lik filmdir. Yüksek rütbeli bir Ordu Komandosu olan Cameron Poe, eşi Tricia'nın yanına Alabama'ya döner, ancak eşinin çalıştığı barda birkaç sarhoş müdavimle karşılaşır. Cameron kazara sarhoşlardan birini öldürür ve kasıtsız adam öldürme suçundan yedi yıl federal cezaevine gönderilir. Şartlı tahliye hakkını kazanır ve artık eşi ve kızının yanına dönebilir. Ne yazık ki Cameron, ülkenin en tehlikeli suçlularından bazılarıyla aynı hapishane uçağını paylaşmak zorunda kalır. Suçlular uçağın kontrolünü ele geçirir ve ülkeden kaçmayı planlarlar. Cameron, onlara ayak uydururken onları durdurmanın bir yolunu bulmak zorundadır. Bu arada, Birleşik Devletler Marshal'ı Vince Larkin, Cameron'ın özgür kalmasına ve Cyrus “The Virus” Grissom liderliğindeki suçluları durdurmasına yardım etmeye çalışır.

"

Jerry Bruckheimer yapımcı, zaten 90'lı yıllar ne varsa aksiyon sinemasında arkasından bu adam çıkıyor. Yönetmen Simon West, Başrolde Nicolas Cage var ve dublör kullanmamış aksiyon sahnelerinde ve diğer casting o kadar dolu ki: Steve Buscemi, Monica Potter, John Cusack, M.C. Gainey, Danny Trejo, Rachel Ticotin, Dave Chappelle, Ving Rhames, Mykelti Williamson, Colm Meaney ve John Malkovich aka Cyrus the Virus rolü ile muazzam bir performans göstermiştir. Oyuncu kadrosu geniş, ancak herkesin rolüne uygun davranması ve karakterinin dışına çıkmaması sayesinde her şeyi kolayca ayırt edebiliyoruz. Malkovich'in rolü kabul ediş hikayesi aşağıda.



Arkada "Sweet Home Alabama" çalarken, bir sahne vardır ve filmdeki bütün kaosu tanımlar. Steve Buscemi'nin canlandırdığı psikopat seri katil Garland Greene der ki: Define irony: a bunch of idiots dancing around on a plane to a song made famous by a band that died in a plane crash. İroninin tanımı: Bir grup aptalın, uçak kazasında ölen bir grubun meşhur şarkısı eşliğinde uçakta dans etmesi.


Nicolas Cage, Cameron Poe karakterinin şekillenmesine ayrıca yardımcı olmuş, saçlar dahil.. Senaryoyu gördüğünde Poe'nun "çok gerçekçi bir kişi olmadığını" düşünmüş, bu yüzden kolayca dövüşüp öldürebilmesinin inandırıcı olması adına ABD Ordusu Komandosu olması gerektiğine karar vermiş ve karaktere bunu katmış. Ayrıca onu Alabama'lı yapma fikri de tamamen Cage'e aitmiş. Başka bir eklenti de, mahkumlar tarafından yakalanan gardiyanlardan birinin kadın karakter olarak değiştirilmesini sağlamış böylelikle filmi çerisinde tecavüz tehdidini ortaya koyarak Poe'ya uçakta kalmak için bir neden yaratmış ve bu da onun karakterinin Güney kökenlerini vurguluyormuş çünkü Güneyli erkeklerin kadınlara karşı güçlü bir şövalyelik, koruyucu vs. duygusu varmış gibi araştırmalara ulaşmış.

Dünyanın en saçma ama aynı zamanda en bir mükemmel filmi gibidir, başladı mı bitirmek istersiniz ne kadar çok izleseniz de. Bu filmi tamamen ciddiyetten uzak bir şekilde izlemeniz gerekir. Zaten eskiden televizyonda çok sık çıkardı ve ben de neredeyse her denk gelişimde oturur izlerdim. Düşmeyen temposu, dozunda komedisi, akıl almaz aksiyon sahneleriyle tam bir 90'lar klasiğidir. "The Rock"taki gibi kendini tiye alan bir mizah anlayışına da sahip. Bu film, absürt olduğunun farkında ve bunu inkar etmek gibi bir çabası da yok. O yıllarda aksiyon filmi denildiğinde ilk akla gelen 10 filmden biridir. Öyle ki pek çok büyük aksiyon filminin yapımcısı olan Jerry Bruckheimer'ın filmlerinden önce hala "Con Air'in yapımcısından" diye referans verilir.


Çekimler çok estetik zaten yönetmen de video klip dünyasında gelmekte. Yukarıdaki fotolar Aerosmith, Rolling Stones kliplerinden çıkma gibi.

Con Air, 6 Haziran 1997'de Buena Vista Pictures tarafından Touchstone Pictures aracılığıyla sinemalarda gösterime girmiş ve 75 milyon dolarlık yapım bütçesine karşılık 224 milyon doların üzerinde gişe hasılatı elde ederek büyük bir başarı yakalamıştır. Zaten gösterime girdiği yıl çok ses getirmişti. Klişe ve abartılı sahnelerle izleyiciyi görsel açıdan aksiyona doyurmak amaçlı filmlerin öncülerinden biri de denilebilir. Özellikle son 20 dakikasında artık mantık diye bir şey yoktur. Sürekli bir yerler patlar, Cage bir yerlerden atlar, birilerine yumruk sallar, normalde bir insanın asla söylemeyeceği birbirinden gaz replikleri söyler. Film, aksiyon filmi meraklıları ve Nicolas Cage hayranları arasında kült bir takipçi kitlesi edinmiştir.

Filminin ortalarında Nicolas Cage'in canlandırdığı karakter şöyle diyor: Somehow they managed to get every creep and freak in the universe on this one plane. (Bir şekilde evrendeki her sapığı ve ucubeyi bu uçağa toplamayı başarmışlar) Tuhaf suçlularla ve garip olaylarla dolu bir filmde, işte en garip ve en tuhaf olanı: "Sweet Home Alabama" eşliğinde oynatılan kapanış jeneriğinde, tüm ana karakterlerin gülümsediği bir montaj yer alıyor. Evet, sürekli gülüyorlar. Cyrus the Virus, Johnny 23 ve diğerleri, bir reklam filminden çıkma kısa sahnelerde görünüyorlar. Sanırım izleyici üzerinde iyimser bir notla filmi tamamlamak amaçlanmış. Senarist Rosenberg, West'in sette öğle yemeği yerken, kendisine spagetti sosu verildiğini ve "Daha fazla. Daha fazla. Daha fazla." dediğini hatırlıyor. Rosenberg'e göre bu, filmi özetliyor. "Daha da çılgın şeyler olmaya devam etti. Yönerge buydu. Gerçekten büyük, absürt bir girişimdi. Ama eğlence, coşku ve hiçbirimizin bir daha bu şekilde film çekemeyeceği hissi - bence bunu ekranda hissediyorsunuz."

Sadece eve dönmeye çalışan bir adamın hikayesi. Nic Cage'i taklit edilemez bir ekran kahramanına dönüştüren bu rol. Aşırılık, patlamalar ve son derece komik saç stilleriyle dolu bir yapım. Evet, Simon West'in muhteşem derecede kaotik, kusursuz oyuncu kadrosuna sahip, testosteron yüklü 1997 yapımı aksiyon klasiği...



Karakterler müzikten ilham alınarak yaratılmış. Senarist Rosenberg, yazarken Lynyrd Skynyrd ve Allman Brothers Band dinlemiş ve Poe, sırasıyla uzun saçlı sakallı güney rock solistleri Ronnie Van Zant ve Gregg Allman'dan esinlenerek yaratılmş. Black Guerillas'ın generali Diamond Dog adını David Bowie'nin hit şarkısından, tecavüzcü Johnny 23 ise Bruce Springsteen'in Johnny 99 şarkısından, kadın kılığına giren Sally Can't Dance ise Lou Reed'in bir şarkısından alınmış.




Filmin içinde adeta ayrı bir kısa film yaratılmış bu da Steve Buscemi'nin karakteri sadist seri katil Garland Rreene uçaktan inip küçük bir bir kıza rastlar ve onun oyuncaklarıyla yaptığı çay partisine katılır. Bu andan itibaren çok ciddi bir gerginlik başlar. Buscemi gibi bağımsız filmlerden gelen bir aktötürün buradaki oyunculuğu gerçekten çok başarılıdır. Zaten yapımcı Bruckheimer'ın da aslında filmlerinin başarılı olmasındaki formülü başında çok başarılı indie oyunculardan box office filmler patlatmasıdır. Billy Bob Thorton, Buscemi, Ed Harris, Malkovich, John Cusack, kariyerlerini indie performanslarına borçludurlar.


Sanat falan diye izlenecek bir film değildir ama üzerinden 25 yıl geçince film sanki modern bir sanat eseri gibi gelebilir çünkü çünkü 90'lar nostaljisini her şeyiyle hatırlatan popüler kültüre ait bütün klişeleri çok başarılı bir şekilde harmanlamıştır. Klişe aksiyon, one man showl'ar ve klişe absürd laflar, herkes caka satar birbirine. Bir aksiyon filminde olması gereken her unsur, en iyi şekilde uygulanmıştır. Old but good days filmi'dir.







Tuesday, December 16, 2025

Bird (1988)

1988 yapımı 2 saat 41 dakikalık biyografi drama. Yönetmen Clint Eastwood. Başrolde Forest Whitaker, yan rollerde Tony Todd, Bill Cobbs, Keith David, Samuel E. Wright, Michael Zelniker ve Diane Venora. En iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarında Golden Globe adayı, En iyi ses dalında Oscar almış bir film. Aynı yıl Cannes Film Festival'de Technical Grand Prize ve en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanmış ve en iyi film dalında Palme d'Or adaylığı almıştır. IMDB Puanı 7.1 benim puan 7.7

Konusu: Caz müzisyeni Charlie Parker'ın çalkantılı hayatı ve kariyeri. Saksofoncu Charlie “Bird” Parker (Forest Whitaker) 1940 yılında New York'a gelir. Olağanüstü çalma tarzıyla kısa sürede dikkatleri üzerine çeker. Uyuşturucu bağımlısı olmasına rağmen, sevgi dolu eşi Chan (Diane Venora) onun kişisel sorunlarını aşmasına yardım etmeye çalışır.


Tagline: “Amerikalıların hayatında ikinci bir şans yoktur.” - F. Scott Fitzgerald

Öncelikle "based on true story", peki Charlie Parker kim? Charles Parker Jr. (29 Ağustos 1920 - 12 Mart 1955), "Bird" lakaplı ABD doğumlu caz saksafoncusu. Parker, hızlı tempolar, virtüöz teknik ve gelişmiş armonilerle karakterize edilen bir caz türü olan bebop'un gelişiminde son derece etkili bir solist ve öncü figürdü. Bir virtüöz olan Parker, hızlı geçiş akorları, değiştirilmiş akorların yeni varyantları ve akor ikameleri gibi devrim niteliğinde ritmik ve armonik fikirleri caz müziğine kazandırmıştı ve ağırlıklı olarak alto saksafon çalardı. Parker, hipster alt kültürü ve daha sonra Beat Kuşağı için bir ikondu ve caz müzisyenini sadece bir entertainer değil, taviz vermeyen bir sanatçı ve entelektüel olarak persona edinmişti. 1949'da, New York'taki gece kulübü Birdland, ona ithafen bu ismi aldı. 11 yaşında çalmaya başladığı saksafonu 23 yıl boyunca bırakmadı. 1955 yılında henüz 34 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Parker'ın hayatı zihinsel sağlık sorunları ve eroin bağımlılığıyla doluydu. Hangisinin önce geldiği belli olmasa da, afyon bağımlılığı 16 yaşında, bir araba kazasında yaralandığında ve doktor ağrı için morfin reçete ettiğinde başladı. Bu olaydan kaynaklanan bağımlılığı, performanslarını kaçırmasına neden oldu ve güvenilmez biri olarak görülmeye başladı. Caz dünyasında eroin kullanımı yaygındı ve bu maddeyi elde etmek çok da zor değildi. Resmi ölüm nedenleri lobar pnömoni ve kanamalı ülserdi, ancak Parker ayrıca ileri derecede siroz hastasıydı ve öldüğü gün kalp krizi ve nöbet geçirmişti. Otopsiyi yapan adli tabip, Parker'ın 34 yaşındaki vücudunu yanlışlıkla 50 ila 60 yaşları arasında tahmin etmişti.












Miles Davis: Cazın tarihini dört kelimeyle anlatabilirsiniz: Louis Armstrong. Charlie Parker. Onların müzik seviyesine bir kere çok yaklaştım, ancak hiç yetişemedim.

Jean-Michel Basquiat, Charlie Parker'ı onurlandırmak için "Charles the First, Bird on Money, Bird of Paradise" gibi birçok resim yapmıştır.









Film, Parker'ın geçmişinde ileri geri gidip gelirken, hayatındaki bazı gerçekleri bulmak için önemli anları harmanlar. Filmin büyük bir kısmı, eşi Chan, Bebop'un öncü trompetçisi ve grup lideri Dizzy Gillespie (Samuel E. Wright) ile olan tek sağlam ilişkisi ve trompetçi Red Rodney (Michael Zelniker) üzerindeki etkisi (hem müzikal olarak hem de eroin bağımlılığı dünyasında) etrafında döner.

Forest Whitaker bu filmde Charlie Parker'ı, Oscar ödülü umuduyla çekilen biyografik filmlerde sıkça rastlanan, kendini yok eden müzisyen arketipinin çok ötesine taşımış. Aktör, bu tarihi figürün kendine özgü dehasını, karmaşık halini ve acı verici anılarını başarıyla canlandırmış. Aktörün katkısı ve dikkatli karakterizasyonu ile filme derinlik katmış. Hem madde kullanımı etkisiyle hep bir kaçış yolu araması, hem de saksafon çalış şekli ile de performansındaki kaliteyi çok rahatlıkla izleyiciye aktarıyor.

Hasta kızının ölüm haberini aldığı an yas tutan bir baba olarak tekrarlanan telefon konuşması, bunu izlemeyi daha da korkunç hale getiriyor; burada harika bir oyunculuk var, bir söz, çaresiz bir duaya dönüşüyor, daha sonra titremeler ve titreyen sinirlerin ardından uyuşturulmuş bir gevezelik geliyor. Forest Whitaker'ın bu kadar iyi bir telefon aktörü olduğunu kim bilebilirdi? Telefon görüşmesinde söylenmeyenleri ima etme yeteneği, yüz ifadelerindeki çöküş, telefonda her şey yolundaymış gibi davranması bir tiyatro oyunu izlemek gibiydi. Muazzam bir trajedi hissi uyandırmaktaydı izleyicide. Sahnenin yıkıcılığına mı yoksa oyunculuğun muazzam olmasına mı yoksa ikisi birden mi? Çok ilginç, sert ve bir o kadar da naif bir sahneydi.

Hayatı boyunca sıkı bir caz hayranı olan Eastwood, 1946 yılında Oakland'da Parker'ı canlı izlediğinden beri ona hayranmış. Senaryonun dayandığı anılarını yazan Bird'ün nikahsız eşi Chan Parker'a görüşlerini almak için başvurmuş ve Chan Parker, Eastwood ve aranjör Lennie Niehaus'a özel koleksiyonundan bir dizi kayıtları ödünç vermiş. Eastwood hayranı olduğu bu müzisyen için vicdanlı davranmış, materyali ticarileştirmemiş. Yer yer karanlık odalardaki çekimlerle de bunu pekiştirmiştir. Ailesiyle birlikte evde geçen bu ilk sahnelerde, her şey o kadar loş ki, oyuncuların yüzlerini zar zor görebiliyorsunuz. Flashbackler ve yağmurlarla dolu bir film.

Chan, Chicago'da bir dans gösterisi için işe girer, ancak ikisi de onun geri döneceğini biliyor gibidir ve geri döndüğünde, bizim şovmen Bird onu beyaz bir atla akşam yemeğine ve dansa götürür, ancak önce iki saksafoncu arkadaşını tutarak yatak odasının penceresinin altında ona serenat yapmalarını sağlar ve böylece eşinin rahmetli babası Broadway yönetmeni gibi görkemli ve efsanevi tek erkek olduğunu kanıtlar. Parker bu esnada saksafon çalmıyordur çünkü, saksafonunu atı kiralamak için rehin vermiştir. Parker'ın yasadışı alışkanlıklarını finanse etmek için enstrümanını rehin verdiğini daha önce başka sahnelerde de dile gelmektedir. Ama bu at sahnesi de harika bir detay olarak bu filmde kalır.

Eastwood bu filmi yönetmek için pek olası bir seçim gibi görünmeyebilir, ancak 1940'larda Batı Kıyısı'nda büyüyen ve Parker efsanesine inanan bir çocuk olarak kökenlerini göz önünde bulundurursanız, durum değişir. Eastwood'un çalışmalarının çoğunda, özellikle de yönettiği filmlerde yer alan iki ince tema, müziğe olan sevgisi ve yalnız, kahramanca bir hayat süren karakterlere duyduğu hayranlıktır. “Bird” filmindeki Parker ile “Honkytonk Man” filmindeki alkolik gitarist arasında da bir bağlantı vardır. Her ikisi de, kendilerini çevreleyen günlük depresyon ve korkuya rağmen, müzikle hayatta olduklarını ve mutluluk hissedebildiklerini kanıtlamaya çalışan adamlardır.

Sıradan bir biyografi olmamış kesinlikle. Seyirci filmde sürekli Bird'ün duyguları ile yüzleşiyor ve hatta hissediyor. Bir yandan fiziksel sorunları, acıları ile uğraşırken diğer yanda bir türlü düzeltemediği bir aile yaşantısıyla bir diğer yanda ise polisin eroin ile ilgili sıkı denetimleriyle uğraşıyor. Bu sorunların yanında bir de müzik yapmaya çalışıyor.

Hikaye açısından, doğrusal olmayan (non-linear) anlatım olayları takip etmeyi çok zorlaştırmasa da, izleyiciyi duygusal olarak hikayeye bağlamayı biraz engelliyor. Charlie Parker'ın kişisel ve profesyonel geçmişine en azından biraz aşina olmayan izleyiciler, kendilerini filmin içerisinde biraz kaybolmuş hissedeceklerdir; karakterlerin duygusal bağları muhtemelen uzak ve soyut gelebilir izleyiciye bu açıdan.

Gordon Willis'in Baba üçlemesindeki tek ışık kaynağına dayalı "chiaroscuro" tekniğinin hayranları, görüntü yönetmeni Jack Green'in karanlık setlerinde yaratılan ambiyansı da seveceklerdir. Tiyatro aydınlatmaları tadında tasarlanmış ışıklar caz kulüp sahnelerinde en ön masadan izliyormuş hissi taşımakta.













Charlie Parker: Müzik, sizin kişisel deneyiminiz, düşünceleriniz, aklınızdır. Ne yaşıyorsanız çaldığınızdan o duyulur. Müzikte sınırlar çizilmeye çalışılıyor. Sanatta sınır olur mu?

Kaynak

* https://en.wikipedia.org/wiki/Charlie_Parker

* http://thefilmexperience.net/blog/2021/6/29/almost-there-forest-whitaker-in-bird.html

* https://www.imdb.com/title/tt0094747/?ref_=wl_t_3

* https://www.jazz88.org/articles/Eastwood%27s_Parker%2C_an_Analysis._Part_I/

* https://www.jazz88.org/articles/Eastwood%27s_Parker%2C_an_Analysis._Part_II/

* https://www.jazz88.org/articles/Eastwood%27s_Parker%2C_an_Analysis._Part_III/