Tuesday, May 19, 2026

Bir Uyarlama Olarak The Crow Franchise

The Crow, James O'Barr tarafından yaratılan ve aynı isimli ana karakterin etrafında şekillenen doğaüstü bir süper kahraman çizgi roman serisidir. O'Barr'ın, sarhoş bir sürücünün neden olduğu nişanlısının ölümünün üstesinden gelmek amacıyla yarattığı bu seri (yazarın başına gelen trajedi!), ilk olarak 1989 yılında Caliber Comics tarafından yayınlanmış. Seri, yeraltı kültüründe büyük bir başarı elde etmiş ve daha sonra 1994 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmıştır. Bunu üç bağımsız devam filmi, bir yeniden çevrim ve bir televizyon dizisi izlemiştir. Çok sayıda kitap, çizgi roman, film, dizi, action figure üretilmesiyle tam bir franchise'a dönüşmüştür.

Bu yazıda tv serisi, seri filmler ve remake'den kısaca bahsedeceğiz, zira çok da başarılı işler değiller. En sonda ise ilk filmden detaylıca bahsedilecektir.









The Crow: Stairway to Heaven (TV Series - 1998)

Karateci Mark Dacascos'un başrolde oynadığı, franchise'n dizi tarafındayız. Baş karakterimiz Eric Draven maceradan maceraya koşar, dizi olarak da çekimler olarak da başarısız bir iştir. Sanki Disney prodüksiyonu, kan yoktur bu dizide. Tek sezon, 22 bölüm çekilmiş. IMDB puanı 6,4 ama 5'den fazla puan almaz bu dizi bence.

Universal, yapımcı şirket olan PolyGram Productions’ı satın almasının ardından diziyi iptal ederek projenin ilerlemesini tamamen durdurmuş.

Dublör ve oyuncu Marc Akerstream, sette bir teknenin patlamasını izlerken etrafa saçılan parçaların neden olduğu kafa yaralanması sonucu hayatını kaybetmiş. Kaza, 14 Ağustos 1998 tarihinde çekimler sırasında Britanya Kolombiya'sının Minaty Körfezi’nde meydana gelmiş. İlk fil gibi bu da bir nevi lanetlenmiş tv serisine dönüşmüş.


The Crow: Wicked Prayer (2005)

Film serisinin en kötü filmi. IMDB'de 3,0 almış ki hakikaten hak ediyor. Yönetmen Lance Mungia, tanımam etmem! Başrollerde Edward Furlong, Tara Reid, Marcus Chong, Tito Ortiz, David Boreanaz, Emmanuelle Chriqui, Danny Trejo ve Dennis Hopper yer almakta.

Sadece 1 hafta vizyonda kalmış ve hemen ardından video piyasasına düşmüştür. Edward Furlong'un azıcık makyaj yapılınca hatuna benzediği fazla babyface hali ve role hiç yakışmayan kısacık boyu ile ana karakterin karizmasından oldukça uzak. Gerek çekimler gerek kurgusu berbat derecede kötü bir film.




The Crow: Salvation (2000)

Gene kötü bir film, IMDB puanı 4,9 ama 4'ü geçemez o derece kötülerden. Yönetmen Bharat Nalluri, gene bilinmeyen bir yönetmen devralmış seriyi. Başrollerde Kirsten Dunst, Eric Mabius, William Atherton, Dale Midkiff, Walton Goggins, Jodi Lyn O'Keefe ve Fred Ward bulunmakta.

Alex Corvis, haksız yere cinayetle suçlandığı genç bir kadının cinayetini çözmek için yeniden hayata dönüyor. Konu hiç iyi işlenememiş, Plot'dan belli. Deneme haftası gösteriminin ardından hemen video piyasasına sürülmüş, kötü diyaloglar ve oyunculuklar biriktirmiş, baş karakter Eric Draven yerine Kirsten Dunst'ın karakterinden ilerlediği için The Crow'un kapsamına uymaması da filmin izlenebilirliğini azaltmış.



The Crow: City of Angels (1996)

Serinin ikinci filmi, IMDB puanı 4,6. Bu sefer kahramanımız, çocuğunun intikamını almak için geri döner. Yönetmeni Tim Pope, senarist David S. Goyer. Başrollerde ise Vincent Perez, Mia Kirshner, Richard Brooks, Iggy Pop ve Thomas Jane yer almakta. 13 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve 25 Mil USD gişe hasılatı elde etmiş.

Filmin yaşadığı sıkıntılar var. Film yapımcıları ve stüdyo başlangıçta ilk filmden önemli ölçüde farklı bir film çekmeyi planlamış olsa da, Miramax filmin önceki filme olabildiğince benzemesi için yeniden kurgulanmasını istemiş. Yönetmen bunu reddetmiş ve senarist ile birlikte, film kendi vizyonlarını yansıtmadığı için sonunda filmden kovulmuşlar. Zaten film gişede çok ama çok sert tepki almış, maliyetini ancak çıkarabilmiş. Bunun sebebini anlamak zor değil; Yapımcı Şirket Miramax’ın, ilk filmin Brandon Lee’nin ölümüyle oluşan popülaritesinden çıkar sağlamaya bu kadar erken çalışması.

Görsel olarak da Alex Proyas’ın gotik yapısından uzaklaşılmış. Yönetmen Tim Pope’un kamerasından gördüğümüz Los Angeles daha punk, daha underground bir atmosferi barındırıyor. İki film arasındaki dönemli farklardan biride bu. Proyas’ın filmindeki gibi karanlık, kasvetli havanın yerini etrafa yanan lastiklerin ve tonlarca çöpün yayıldığı sisli bir Los Angeles almış. Çünkü ilk filmin teması yağmurdu. Bu filmde ise tema duman olarak gösterilmiş. Yapımcılar, Melekler Şehri'ne kıyamet havası katmak istemişler. Hep bir sarı, turuncu bazı bazı da yeşil tonun hakimiyetinin söz konusu olduğu bu film, renk paletini sürekli çeşitlendiren ama asla gözü yormayan bir yapıya bürünmüş, bunda yönetmenin müzik klip sektöründen gelmesine bağlanabilir.



















Yapımcılar, orijinali 160 dakika olan bu filmi katledip, 84 dakikaya indirmişler. Dolayısıyla filmde sıkça tekrarlanan devamlılık hatalarını fark etmek çok mümkün. Miramax, bu kırpma işlemi sırasında sadece senaryoyu uzatan öğeleri değil, bir sürü de iyi aksiyon sahnesini çıkarmış. Bildiğin katletmişler filmi, iyi bir devam filmi çıkabilirmiş.

The Crow (2024 - Remake)

111 dakikalık remake. Yönetmen Rupert Sanders. Başrollerde Bill Skarsgård, FKA twigs, Danny Huston. IMDB puanı 4,7. Gerçekten modern uyarlama yapmak istemişler ama hızlandırılmış video kilp gibi anlamsız geçişlerle dolu sıkıcı bir film. Gişede çakılmış. Filmin ilk fragmanı çoğunlukla olumsuz tepkilerle karşılanmış. The Crow (1994) filminin yönetmeni Alex Proyas, bu yeni versiyonun asla çekilmemesi gerektiğini dile getirmiş: "The Crow sadece bir film değildir. Brandon Lee bu filmi çekerken öldü ve film, onun kaybolan dehası ve trajik kaybına bir anıt olarak tamamlandı. Bu onun mirası. Böyle kalmalı.“ Filmin vizyona girmesinden sonra Proyas, tüm kötü eleştirilerin ekran görüntülerini paylaşmış ve ”Gişe kan gölüne döndü. Yeniden çevrimin bir para tuzağı olduğunu düşünmüştüm. Görünüşe göre toplanacak pek para da yok." İlk filmde Grange rolünü canlandıran Tony Todd, Twitter/X hesabından yeniden çevrimin olumsuz bir eleştirisine ait bir bağlantı paylaşmış ve bu görüşe katıldığını ima etmiş.



The Crow (1989 - Comic Book)














The Crow, 1989 yılında Amerikalı sanatçı James O'Barr tarafından yaratılan çizgi roman serisinin kahramanı ve baş karakteridir. Bu pratoganist abimiz, cinayetinin ve nişanlısının ölümünün intikamını almak üzere doğaüstü bir karga tarafından hayata döndürülen bir ölümsüz intikamcıdır.


Çizgi romanın yazarı kendi yaşadığı bir olayı bura da kurgulamıştır. 16 yaşında aşık olmuş. Kız çekici ve komikmiş, onu kötü ruh halinden kurtarmış ve o da uzun süre sevgiden mahrum kalmış bir gencin hissedebileceği türden bir tutkuyla ona aşık olmuş. Mezun olduktan sonra evlenmeyi planlıyorlarmış, ancak bir gece sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kız hayatını kaybetmiş. Bu yaşadığı sıkıntılı dönemden kurtulmak için kendisini çizime vermiş, daha sonraları ise gazetede okuduğu bir haberden (Detroit’te bir çiftin 20$ lık nişan yüzükleri için öldürülmesi olayı) oldukça etkilenmiş ve bunun bir hikâyenin başlangıcı için güzel bir çıkış noktası olduğuna karar vermiş ve 1981 yıllarında Berlin’de ilk çalışmalarına başlamış. İçinde bulunduğu sıkıntılı yaşam yüzünden eserini tamamlaması uzun bir süre almış. James O’barr hikâyesinde kullandığı karakterleri kendi hayatından seçmiş, gerçek kişileri karakterleri ile özdeşleştirmiştir. Hatta filmde yer alan çete üyelerinin isimleri de Detroit'deki duvar yazılarından alınmış gerçek çete üyeleri isimleridir. (t-bird, tin-tin, top dollar, funboy ,skank) 


Karga, kahramanın yaşayan dünya ile öbür dünya arasındaki bağlantısını sağlayan doğaüstü bir kuştur. Bu sihirli karga, öldürülen insanları diriltebilme yeteneğine sahiptir; böylece kurbanlar, ölümlerinden sorumlu kişi veya kişilerden intikam alıp adaleti sağlayabilirler. Bu hikâyenin eski bir Kızılderili efsanesinden geldiği de söylenir.

Kişinin “yeniden doğuşu” sırasında karga rehberlik eder, kişinin potansiyelini ortaya çıkarmasına yardımcı olur ve suçluları bulmasında ona destek olur. Karga, kendisi istemediği sürece diğer insanlar tarafından görülmez, sadece yeniden doğan kişi tarafından görülür. Karga, yeniden doğan kişiyle telepatiye benzer bir şekilde iletişim kurar ve genellikle intikamını alması için ona rehberlik eder.


















The Crow (1994)











102 dakikalık Dark Fantasy türünde 90'lar estetiği kokan çok başarılı bir çizgi roman uyarlaması. IMDB puanı 7,5 ben en az 8,2 veriyorum. Yönetmen Alex Proyas. Yan rollerde Jon Polito, Tony Todd, Bai Ling, Michael Wincott, Ernie Hudson, Anna Thomson ve başrole one and only Brandon Lee. 23 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve gişede başarılı bulunmuş, 94 Mil USD. Filmin başarısı, gotik atmosferi, mezar edebiyatı ve sert müziği kadar kaderi Eric Draven'la özdeşleşen Brandon Lee'nin hayatının, setteki bir kaza sonucu trajik bir şekilde noktalanmasında odaklanıyor.

James O'Barr'a göre, çizgi roman uyarlaması için başrol oyuncusu olarak Brandon Lee'yi seçmekten başta hoşlanmamış. O zamanlar onu sadece Showdown in Little Tokyo'da (1991) görmüş ve filmin bir Kung Fu filmi gibi olup doğrudan video piyasasına düşmesinden korkmuş. Ancak Brandon'la sette makyaj ve Crow kostümüyle ilk karşılaştığında çok heyecanlanmış. Brandon'ın çizgi romanlardaki replikleri birebir söylemesiyle karakteri canlandırmasına hayran kalmış, sonrasında çok iyi bir arkadaşlık başlamış aralarında.













Çekimlerde, Lee, karakteri Eric'in nişanlısının dövülüp tecavüze uğramasına tanık olduktan sonra vurulduğu bir sahneyi çekerken tabanca da yer alan gerçek kurşundan dolayı hayatı trajik bir şekilde sonlanmıştır. Sahnelerinin çoğunu bitirmiş olduğu için film, senaryo değişiklikleri, dublör ve dijital efektler yoluyla tamamlanmış. 2005 yılında ise, Brandon Lee'nin kazara vurulmasının üzerinden 12 yıl geçtikten sonra, silahı ateşleyen aktör Michael Massee, olayla ilgili hâlâ kâbuslar gördüğünü iddia etmiş. Sadece bu kaza ile yetinmemiş film. Başına neler gelmiş çekimlerde zaten bir çok kez çekimler durmuş. Kuzey Karolina, Wilmington'daki çekimlerin ilk gününde, bir marangoz vinci canlı elektrik hatlarına çarptıktan sonra ağır yanıklar geçirmiş. Sonraki günlerde, bir ekipman kamyonu alev almış, öfkeli bir heykeltıraş arabasıyla stüdyonun alçı atölyesine dalmış ve bir ekip üyesi yanlışlıkla eline tornavida saplamış. Bazıları, Brandon Lee'nin trajik ölümü nedeniyle bu filmin, filmdeki silah güvenliği standartlarını değiştirdiğine inanıyor. Lee'nin ölümünden sonra Paramount Pictures dağıtımdan vazgeçmiş ve haklar Miramax Films tarafından satın alınmış. Film, Lee ve nişanlısı Eliza Hutton'a ithaf edilmiştir. The Crow, Empire'ın 2008 yılında yayınladığı tüm zamanların en iyi 500 filmi listesinde 468. sırada yer almış. O zamandan beri kült bir film statüsüne gelmiş. Tüm görüntüler gece çekilmiş, hiç gündüz sahnesi yok. Sürekli çatılarda geçer film zaten bazı çatılar Dark City ve The Matrix'de kullanılmış. Kameranın karganın gözünden gösterdiği sahneler de insanın karga olası geliyor.











Soundtrack'inde bolca Orta Doğu ezgileri dinleyebileceğiniz film. Ayrıca filmin ortalarında bir yerde, Skank karakteri markete bira almaya girdiğinde markette arkada çalan şarkı enstrümantal bağlama versiyonu olan Oy Oy Eminem türküsüdür. Dakika 51-51 gibi.

Film çekimlerinden önce Brandon Lee'nin ölümle ilgili tuhaf bir ilgisi vardı. Sahip olduğu 1959 model Cadillac cenaze arabasıyla dolaşır, ünlü mezarları ziyaret eder ve The Doors dinlerdi.













Brandon Lee gerçekten çok iyi oynamış. Adam kendini izletiyor ve karakterle bağ kurmanızı sağlıyor. Bir de Eric Draven karakterini izlerken, Heath Ledger'ın Joker'iyle kıyaslamamak elde değil. Heath Ledger'ın, oynadığı Joker karakterini çizgi romandaki ilhamı olan "the man who laughs" dan ilham aldığı biliniyor ama kesinlikle bu karakterden de ilham alınmış.

Bilinmeyen bir zaman, bilinmeyen bir şehir, karanlık, yağmur, dışarıda ki sokak lambalarının loş iç ortamlara sızması... tam bir film noir. Filmin atmosferi o kadar iyi ki, kendinizi gerçek anlamda filme kaptırıyorsunuz. Sürekli karanlık, sürekli yağmur... Ve işlenen tema sonsuz aşk. İlk bakışta bu iki unsur bir arada çok ağır kaçar gibi gelse de belki de filmin bu kadar başarılı olmasının kilit noktalarından biri budur. Sonraları çekilen devam filmlerinde bu temalardan uzaklaşılmış ve zaten tutmamış olduklarını görebiliyorsunuz.

Brandon Lee'nin film esnasında yanlışlıkla öldürülmesi ve karakterin ise ölümden dönmesi arasındaki paralellik, filmin hayranlarını her zaman derinden etkilemiştir. Ayrıca tıpkı oynadığı karakter gibi filmden sonra evlilik hazırlıkları yapıyordu. Tüm olanlara basit bir tesadüf demek gerçekten üzücü. Öte yandan babası gibi büyük bir aksiyon yıldızı olabilecekken, babası gibi genç bir yaşta talihsiz bir şekilde aramızdan ayrılması makus bir talih.

Son olarak Eric Draven mı yoksa Eric "The Raven" mı? Edgar Allan Poe’nun The Raven’ına gönderme yaptıkları bence çok açık. Repliklerde de Poe'dan alıntılar ve şiirler var. Ayrıca bu isim Raven Cried’ın da anagramıdır.

Tuesday, April 28, 2026

SNEAKERS (1992)

92 yapımı 126 dakikalık bir soygun komedisi. Amerika'da Eylül 92'de, ülkemizde Nisan 93'de vizyona girmiştir. IMDB puanı 7.1, benim puanım 7.3Yönetmen Phil Alden Robinson. Başrollerde Robert Redford, Sidney Poitier, David Strathairn, Dan Aykroyd, River Phoenix, Mary McDonnell, Ben Kingsley. Filmin müzikleri James Horner'a ait. Filmde, Robert Redford & güvenlik ekibi bir kara kutuyu çalmak için kiralanır, ancak kısa süre sonra bu işin kötü sonuçları olduğunu fark ederler. 23 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve 105 Mil USD hasılat elde etmiştir. Robert Redford, bugünün çoğu başrol oyuncusundan daha fazla karizmaya sahip, Sidney Poitier filme ağır bir hava katıyor, River Phoenix'in en yakışıklı zamanları. David Strathairn şimdiye kadar çekilmiş en havalı kör dahiyi oynuyor ve Dan Aykroyd ise şimdiki amcaların tam zamanlı işi haline gelen komplo teorileri hakkında sürekli atıp tutuyor.




Tagline: A burglar, a spy, a fugitive, a delinquent, a hacker, and a piano teacher... and these are the good guys. (Bir hırsız, bir casus, bir kaçak, bir suçlu, bir bilgisayar korsanı ve bir piyano öğretmeni... ve bunlar iyi adamlar)



















Konu: Martin Bishop (Redford), güvenlik sistemleriyle uğraşan hacker'lardan oluşan bir grubun lideridir. Bir gün hükümet görevlileri ona şantaj yapar ve ondan siyah bir kutuyu bulmasını isterler. Bishop ve grubu, kendilerini tehlikeli bir göreve atıp bu kutuyu bulmaya çalışırlar. Bulduklarında, bu kutunun dünya üzerindeki tüm şifreleri kırabilecek bir mekanizma olduklarını anlarlar. Daha sonra ise, onları bu iş görevlendiren kişilerin artık hükümet için çalışmadıklarını da öğrenirler.


























90'lar, hackleme temalarının bolca işlendiği bir dönem. İnternet hâlâ yeni ve henüz şirketlerin eline geçmemiş, Google, Yahoo vs. Bilgisayar dünyası, sahneye yeni çıkmış bir şey olarak hâlâ olumlu bir gizem taşıdığı bir dönem. Bu durum, o dönemde çekilen en ilginç filmlerin bazılarının doğmasına neden olmuş ve hepsi de hacklemenin gizemli dünyasını anlatmaktaydı. Sneakers'da bu filmlerin başında gelmekte. Dönemine göre teknolojik gelişmeler açısından da çok başarılı bir film çünkü kuantum bilgisayarlar icat edilmeden önce bile bu bilgisayarların şifre kırma yeteneklerini öngörmüşler. Bunda filmin senaristlerinin daha önce benzer ve başarılı bir iş olan WarGames filmini yazmalarına bağlıyorum. Gerçekçi bir senaryo ile kaliteli oyuncu kadrosu sonucunda ortaya gayet makul mantıklı kaliteli bir iş çıkarmışlar.

Grubun soğukkanlı lideri Marty Bishop (Redford), geçmişini gizli tutuyor ve tanıdıklarının sayısını sınırlı tutuyor. Elektronik dehası ve alet ustası Darren “Mother” Roskow (Dan Aykroyd), sosyal hayatı olmayan, çekilmez bir komplo teorisyeni. Kör telekom uzmanı ve telefon meraklısı Irwin “Whistler” Emery (David Stratharin) ise boş zamanlarını çoğunlukla kitap okuyarak ya da cihazlarla uğraşarak geçiriyor. Ve olağanüstü genç hacker Carl Arbogast (River Phoenix), kızlarla temas kurmaması onu aşk dolu ve heyecanlı hale getirdiği için zamanını kızlar hakkında hayal kurarak geçiren bir tip. Düşündüğünüzde, grubun kapsamlı yabancılaşmasını bu son örnek kadar vurgulayan başka bir şey yoktur. Sadece grubun tek eski kanun adamı, eski bir CIA ajanı olan Donald Crease (Sidney Poitier), grubun dışında bir hayatı ve ailesi var.



















Trivia: Ekip, film için şifreleme konusunda uzmanlardan bir kişi olan Leonard Adleman'dan yardım istemiş. Adleman, karısının Robert Redford ile tanışması karşılığında bu görevi kabul etmiş. Dan Aykroyd, filmin bir sahnesinde Aleka's Attic t-shirt'ü giymiş. Bu grup, filmde yer alan genç yıldız River Phoenix'in müzik grubunun adıymış.

Sonuç olarak filmin iyi yanı, aptalca görünmeden komik olabilmesi, kasvetli olmadan paranoyak olması ve teknolojiden çok insanlara odaklanması. Ayrıca oyuncu kadrosunun absürt derecede güçlü olması ve kimyalarının gerçekçi olması diyebiliriz.























Filmin basın kiti, filmi anlatan özel bir programın bulunduğu bir disketle birlikte sunulmuş. Programın bazı bölümleri yarı şifreliymiş ve kullanıcının devam edebilmesi için kolayca tahmin edilebilir bir şifre girmesi gerekiyormuş. Bu, bir film stüdyosu tarafından hazırlanan ilk elektronik basın kitlerinden biriymiş, dönemine göre marketing'de çığır açan bir pazarlama yöntemi.


Son olarak filmin fragmanı








Thursday, April 23, 2026

30. Yıl Anısına - Broken Arrow (1996)

96 yapımı 108 dakikalık John Woo klasiği, çocukluğumun filmlerinden. Utah Arizona'nın harika kanyonları arasında geçen inanılmaz aksiyon sahnelerinin birbirini takip ettiği tam bir 90lar aksiyon filmi. Filmde patlamayan araç yok: arabalar, hummer jeepler, 2 helikopter, savaş uçağı, deniz motoru, ve en sonunda tren patlatmışlar tren...

Başrollerde John Travolta ve Christian Slater var, yan rollerde ise Samantha Mathis, Delroy Lindo, Frank Whaley, Kurtwood Smith, Vondie Curtis-Hall ve Bob Gunton yer almakta. Filmin müzikleri ise Hans Zimmer'a ait. Zimmer'in film müziği, Ennio Morricone'nin Sergio Leone ile yaptığı çalışmalardan esinlenmiştir. MDB puanı 6.1 ki haksızlık benim puanım 7.2. 50 Mil USD bütçe harcanmış, gişede 150 Mil USD hasılat elde etmiş.

Broken Arrow: Bir nükleer silahın kaçırılmış olma ihtimali, kaybolma durumuna verilen kod isim. Hangisi daha kötü bilmiyorum. Nükleer silahların kaybolması mı, yoksa sık sık olduğu için buna bir isim verilmesi mi? Filmde geçen cümlelerden biri sadece.


Travolta'nın pek bilmiş edasıyla oynadığı, Slater'ın saf tutumuyla uyuşmazlık gösteren kimyaları çok iyidir. Travolta'nın karakteri şu ana dek oynadığı en ukala tip. O kadar ukala ve kendini beğenmiştir ki tekrar tekrar izlerim zira Travolta oynamak yerine her dakikasında gerek askerlerle gerek koca bir endüstri ile dalga geçer, sigarasını savurarak filmdeki yerini sorgulayıcı bakışlarıyla her saniye poz keser adamımız. Bir röportajında karakter çözümlemesi için detaylardan bahsettiğinde bazı albayları gözlemlediğini ve "tek yapmam gereken bacak bacak üstüne atıp bol bol puro içmemdi " diye açıklamış birine daha ne söylenebilir bilmiyorum.











Bir röportajında John Woo, John Travolta'nın “hiçbir filmini izlememiş” olması nedeniyle başlangıçta “biraz gergin” olduğunu söylemiş. Quentin Tarantino Travolta'ya The Killer'ı izletmiş ve bunun üzerine aktörün “Chow Yun-Fat olmak istiyorum!” demesine neden olmuş, bunun da Broken Arrow'daki performansını etkilediğini açıklamış. Travolta bu filmden 7 Mil USD ücret almış.












Alttan alta militarizme övgülerin sezildiği, sivil bakışın zaman zaman küçümsendiği film yine de çekildiği coğrafyanın ve özellikle Utah kanyonunun doğal güzelliğinden epeyce yararlanma başarısı ile dikkat çekebilir. Bir zamanlar Kızılderililer’in yaşadığı coğrafyada geçen filmde hikâyenin parçası olan 20 dolarlık banknot üzerinde generalliği ve başkanlığı döneminde yerlilere pek de iyi davranmaması ile bilinen Andrew Jackson’ın resminin olması da ilginç bir rastlantı olsa gerek. (https://gurkankilicaslan.com/broken-arrow-john-woo-1996/)













23 Şubat 1996' da ülkemizde "Kırık Ok" adı ile vizyona girmiştir. Ben ise dönemin şifreli kanalı Cine5'de izlemiştim, muhtemelen 96 yılı sonları olabilir.


Ve son olarak, John Woo'nun Broken Arrow filmi için hazırlanan tanıtım videosu.