![]() |
Ölümsüzlüğün değil, ölmekte olan bir vampirin trajedisi. |
Wednesday, August 20, 2014
STYLISH VAMPIR FILMI THE HUNGER (1983)
Thursday, November 28, 2013
After Glow
After Glow
"Without music, life is a journey through a desert." cümlesiyle baslar bu kısa filmimiz. Daha önce diğer kısa film çalışması House InvasiON'dan bahsettiğimiz genç yönetmenimiz Yağız Acar'ın diğer başarılı kısa çalışmalarından biri de After Glow. Tamamı Los Angeles'da çekilen bu çalışma yaklaşık 18 dakikalık bir görsel müzik şöleni. California International Short Film Festival ve Sun & Sang Film and Music Festival gibi önemli Film Festivallerinden kabul görmüş bir çalışma. İçine güzel islenmiş dramatik konusu ile de birleşince seyir zevkini de artırmış. House InvasiON'daki müzik video/öyküsel anlatım tarzını bu filmde de devam ettirmiş. Zaten yönetmenin çok sevdiği bu müzik türünü ciddi konular ile başarılı harmanlıyor. Bu anlamda kurgulama açısından da başarılı bir iş çıkartmış. Önceki filmlerinde de olduğu gibi "AfterGlow"un da editini kendi üstlenen yönetmen, yine dinamik ve sizi hikayenin içine sürükleyen bir kurguyla karışımıza çıkıyor.Genç yönetmen Yağız Acar'a müziğin gücüne başka bir yolculuk.
Filmimiz bir hastane odasinda baslar ve ana karakterimiz Andy ile tanisiriz. Hasta yataginda olmasina ragmen kulaginda kulaklik, son setiyle ile ugrasir ve ruyalara dalar. Ruya sahneleri, Los Angeles'in harika plajlarini icerirken gunesin batisi ile bulusturur bizi yonetmen. Harika gorsellikle beraber arkadan gelen muzigin temposunun artmasiyla filmin icine cekiliriz. Derken muzik yavaslar ve Andy gerceklerle yuzlesmeye baslar. Karsisindaki doctor ona kanser oldugunu, karsilasacagi fiziksel ve pisikolojik sorunlari aktarir. Bu genc muzik sevdalisi, DJ Prodcutor, amansiz bir hastaliga yakalanmistir ve kemoterapisi yaklasmaktadir. Bunun yaninda ilk isin tedavisini alicagi ayni gunlerde, uzun zamandir gitmeyi planladigi o cok sevdigi muzik festivalide baslamaktadir. yani akli ordadir. O onemli gun gelip cattiginda cok yakin oldugu buyuk abisi onu hastanede ziyaret eder. Andy bir sekilde abisini onu cok istedigi muzik festivaline goturmek icin ikna eder. Ardindan olaylar gelisir seklinde kisaca ozetliyebiliriz filmin konusunu. Yani anliycaginiz asil tedavi disarda diyor After Glow, sokakta, ugraslarimizda, tutkularimizda, sevdiklerimizde. Kimimiz bunu muzikle, dans ile asariz kimimiz ise sevdigi baska bir isle, ugrasla. Hepimiz hayatin icindeki bizi iyi hissettiren degisik seylerle kendimizi motive ederiz. Tabi oykunun gercek olaylardan esinlenmis olmasida, hikayeyi dahada bir organic ve vurucu, hale getiriyor.
Yonetmenin bu calismasi ile anlatmak istedikleri, soylemek istedikleri sadece bunlari degin dahasida var: Bu muzik turunu seviyor, bu asikar ama bu turun ve kulturun temelinde yatan birlestirici ve iyilestirici gucu insalara anlatmak, aktarmak istiyor. Onun icinde bunu yansitmak icin belkide en iyi araclardan birini gayet de iyi kullaniyor; sinemayi. Hem kendi tecrubeleri hemde yaptigi akademik arastirmalar sonucu muzigin insan uzerindeki etkisi, melodinin psikolojik acidan hayata pozitif yansimalarini hissettirmeyi hedeflemis, bu genc sinemaci.
Drama olarak da filmimiz belli bir seviyenin ustunde. Insanlara kendi hayatlariyla ilgili onemli noktalarda secme sansi verilmesi gerektigini vurguluyor film. Yani hayatinin son gulerini hastane odasinda mi yoksa kendini ait hissettigi yerde mi gecirmeli kararini Andy vermeli diyor ve bunun mucadelesini ozelliklede abi kardes arasinda gecen dramatic diagloglarla, ekrana aktariyor. Ve Andy inandigi seyler ugruna risk aliyor, hastaneden cikip, festival dogru yol aliyor. Cunku bu muzik belkide ona uygun en iyi terapi. Festivalin o buyulu atmosferinin (burdada gorsellik on planda, yonetmen daha once bulundugu ve cekim yaptigi bir cok festivalden de tecrube ederek kamerasini nereye koymasi gerektigini bilmis) ona iyi gelicegini dusunuyor. Ek olarak sunu da belirtmemiz gerek; drami yansitmak acisindan gecmise donus ve ruya sahnelerini de iceren gecis sahneleri kisitli butceyle cekilmis bir kisa filme gore gayet carpici. Sinemadaki sahne gecislerinin sadece gecis olmadigini nasil vurucu bir sekilde yapilmasi gerektigi hakkinda bir ders niteliginde gosteriyor.
Ayrica dostlugun, kardesligin oneminide vurgulayan bir calisma. Filmde, Andy'nin kardesi Gabriel'in tek yapmak istedigi kardesini mutlu etmek ve bunun ugruna buyuk bir risk ve sorumluluk alarak kardesini hastanede kaciriyor. Doktorkiliginda kacirirken yonetmen bu sahnelere biraz mizah katiyor buda filmi eglenceli kiliyor. Ayrica filmin sonununda acik birakilmasi, izleyende acaba sorusunu doguruyor. Bu filmi festivalde izleyenler ardindan kendini festival alaninda bulanlar, hepsinin aklinda farkli bir son, farkli bir an olduguna eminim.
Basroldeki 2 kardesin gayet basarili uyumlari, senaryonun kisa filme gore saglamligi, basarili muzik secimleri, gorsel anlamda kameranin iyi kullanimi ve iyi secilmis Los Angeles manzaralari & festival anlari ile kisa bir filmden fazlasini bulucaginiz bir calisma After Glow. Yonetmen Yagiz Acar'in da artik kisa filmlerden uzun metrajlara adim atmasi gerektigini vurguluyor.
Friday, November 15, 2013
House InvasiON
House InvasiON
Kimilerine göre bilgisayarı müzik aleti gibi çalmak, kimilerine göre ise bir felsefesi olan (ask, barış, huzur gibi) müzik dalı. Ama ne olursa olsun artık dünyada büyük fanları olan, hemen hemen bütün gezegende dinlenen, popüler kültür ikonu haline gelen bir müzik turu; Elektronik Müzik. İçinde çok sayıda alt tur barındıran bu yelpazesi geniş müzik turu için artık ses kadar görsellik de çok önem kazanmaya başladı. Kulüplerin düzenlediği çeşitli sahne showları ile başlayan bu görsel zenginlikler kameralar ile de tanıştı. Genç sinemacı Yağız Acar da bu işe gönül veren, sevdiği, takip ettiği bu müzik turunu mesleğiyle birleştirerek bu turun video klip piyasasında da yer etmesini sağlayan bir sinemacı. Yaptığı iki kısa film çalışması ile şimdiden bir çok unlu DJ ile çalışma imkanı bulan ve onların takibine giren bu genç sinema adamının hedeflerinden biride bu müziği görsellikte de bir markaya dönüştürmek. Bu anlamda yapmış olduğu 2 kısa filminde de müziğin şehirleri diyebileceğimiz New York City & Miami'yi hatta Los Angeles'ı da ne kadar iyi kullandığını, resmettiğini söyleyebilir.
Elektronik muzik uzerine bu ilk kisa calismasi icin yonetmenin tarzını buldugu film diyebiliriz. New York'da cektigi House InvasiON yaklasık 25 dakika uzunlugunda. Aslında sinemasal tur olarak film bilimkurgu, fantazi ve video muzik arasında harmanlasmıs ve degisik, farklı bir stil ortaya cıkmıs ama bu da filmde seyirciyi yormayan aksine ilgi cekici bir hale getiriyor. Ozunde elektronik muzigi anlatan, bu turun insanlar uzerinde nasıl bir psikolojik etki yaptıgını ve insanları pozitif anlamda nasıl sekillendirdigini, bilim kurgu turu sinemadan beslenerek anlatıyor. Buna birde kurgusu olan hikaye ile destekleyerek seyir zevkini artırıyor. Bu baglamda konusuna biraz deginirsek, New York sehrinde elektronik muzigi yaymak isteyen ve genclerden olusan bir organizasyonun calısmaları ve bunu engellemek isteyen, muzik sektorunu de elinde tutan buyuk bir produksiyon sirketi ile aralarında gecen mucadele seklinde kısaca ozetleyebiliriz.
Yonetmen konusu itibariyle yapmak istedigini, hedefini gosteriyor. Genel sinema gozlemi, gorusu fantazi ve kurgu olan yonetmen bu ogeleri filminde de yeterince iyi kullanıyor. Cunku toplumlarda yeni bir konu yada turu kabullendirmek ve de bunu gorsel olarak sunmak cok zor. Hele de bu konu anlatanın kendi kisisel zevklerinden biri ise ve toplumdaki genel gecer havaya ait degilse. Demek istedigim eski kafa zihniyetindeki bir toplum yapısı yeniliklere acık olmadıgından yenilikci yaklasımlar kabul gormez. Film biraz da bundan da bahsediyor. Film yenilikleri kabul ettirme cabasinda. Elektronik muzik bangır bangır geldiginin mesajını veriyor filmde. Butun o olumlu, pozitif sinerjisini filmde yansıtıyor.
Filmdeki basrol karakterlerin baslarından gecen surec de aslında sinemanın temel kuramlarından olan kahraman ve yol ogelerini de bulmak mumkun. Yonetmen Yagız Acar kendi filmini yaparken yani bireyselligi on planda olan bir calisma gibi gozukurken, bu ogeleri kullanarak aslında topluma, genele hitap eden bir calisma ortaya koymus. Kahraman ogesi olarak filmi tasıyan genc cifti gosterebiliriz, filmin tamami boyunca yasadıklari macera ise "yol"un sinemadaki bir baska tanımı. Ayrıca film, muzigin insan vucuduna ve psikolojiye etkilerini gozler onune serer ve bize hatırlatır "muzik vazgecilmez bir olgudur hayatımızda".
Filmin sundugu baska birtakım mesajlarda var. Uyuyan toplum misali uyanısa giden yolda bir kilit rol ustlenmis muzik. Insanlar sosyal problemlerle yuzlesirken ve yalnızlasırken muzikle bir arada olabilir, birbirlerini tutabilir ve destekleyebilirler buda o toplumun refahını arttırır. Altdan altdan boyle sosyal mesajları da gozler onune sererek filmin toplumsal bir misyon edindigini de soyluyebiliriz.
Filmde, bu genc ciftimiz ve calıstıkları organizasyon kısa surede bu muzik turunu yayarlar ve insanlar uzerindeki etkilerini gozlemlemeye baslarlar. Bu sahneler de sinemanın deneysel yuzunu gormek mumkun. Bu da genc bir sinemacının kısa ama oz calısmasında ki yelpazesinin ne kadar genis oldugunu gosteriyor bize. Deneysel diyebiliriz ama kurgu da var icinde ve bir muzik turunu basarıyla ekrana yansıtmıs.
Gorsellik anlamında da House InvasiON gayet doyurucu. New York'un ustten cekimleri, Manhattan'daki kalabalık sahneler, konser ve kluplerdeki sahnelerde, ısıgın dogru kullanımı ile tam bir renk paleti icinde yer alıyorsunuz. Gorsellige gercekcilik katmak acısından da el kamerası cekim tarzı da gayet oturuyor filmin yapısına. Bununla beraber filmin editini kendisi ustlenen Yagiz Acar izleyenlere muthis bir ritim vaat ediyor. Aynı zamanda kullanılan basarili muzikler goruntulerle de birlesince gayet guzel bir video klip izlenimide veriyor. Zaten genc sinemacının da yapmak istedigi bu: o cok sevdigi kurgu ve fantaziyi gercekci bir uslupla ve sosyal konular ile birelestirerek, ortaya gorsel yonu agır basan ama konusu da en az gorselligi kadar vurucu olan filmler ortaya cıkarmak.
Türü, kurgusu ve konusu itibariyle çok az rastlanan, belkide türünün tek örneği diyebileceğimiz filmi 2014 yılında izleyiciyle bulusturmak icin sabırsızlanan Yağız Acar piyasadan aldıgı yorumlardan dolayı filmin buyuk bir sukse yapıcagını dusunuyor ve buna katılmamak elde değil.
Monday, December 10, 2012
Kovboy Mitinin Alaşağı Edildiği Film - Midnight Cowboy (1969)
Dustin Hoffman topal rolünü inandırıcı kılabilmek için ayakkabısının içini çakıl taşlarıyla doldurmuş. Peki Hoffman, Ratso rolünü nasıl kapmıştır? Hoffman büyük caddelerden birinin köşesinde yapımcılardan biriyle ön görüşme tanışma amaçlı ayaküstü bir randevu koparıyor. Yapımcı buluşma yerine gidiyor, beklemeye başlıyor ne gelen var ne giden. Tam oradan ayrılacakken hemen ötede dilenmekte olan topal dilenci yanına yaklaşıyor ve kendini tanıtıyor: “Ben Dustin Hoffman!”
Ödüller: National Board of Review (1970), 7 dalda Altın Küre adaylığı almış, en iyi film ve en iyi çıkış yapan aktör (John Voight) ödülünü almıştır. Berlin Uluslararası Film Festivalinde OCIC ödülünü kazanmış. 7 dalda BAFTA adaylığından 6'sını kazanmıştır. En iyi film, yönetmen ve oyunculuklar dâhil. Ve son olarak 7 dalda Oscar adaylığından en iyi uyarlama senaryo, yönetmen ve en iyi film dallarını kazanmıştır. John Voight ve Dustin Hoffman en iyi aktör dalında adaylık kazansalar da o sene bu ödülü gerçek kovboy John Wayne almıştır. Fakat şahsi görüşüm ikisinin de ödülü paylaşmasıydı. Teksas'dan gelen şaşkın genç rolünde John Voight, metropol şehirdeki şaşkınlığı o kadar iyi gözler önüne sermiştir ki, performansı gerçekten kendini izlenilir kılıyor. Dustin Hoffman ise, hem sakat ve hasta hem de fakir ve dolandırıcı New Yorkluyu çok iyi canlandırmış. Bu adam gerçekten oyuncu olmak için doğmuş sayılı aktörlerden biri. İki başrol oyuncusunun yani sıra Sylvia Miles da 6 dakikalık rolüyle en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülüne aday olmuştur. Bu akademi ödüllerine aday olan en kısa performanstır.

İçerdiği seks ve uyuşturucu sahneleriyle “X” sınıflandırma alarak, Oscar tarihinin ilk yetişkin filmi Geceyarısı Kovboyu. Amerikan toplumsal yapısının çöküşüne gerçekçi bir şekilde yaklaşan 1969 yapımı film, iki kayıp ruhun birbirine tutunmalarını anlatıyor. John Voight, New York`a jigololuk yapmaya gelen erkek güzeli taşralı Joe Buck, Dustin Hoffman'ın da engelli bir verem hastası olan Rico “Ratso” Rizzo'yu canlandırmıştır. Teksas`taki kasabasını terk ederek Rüya Şehir New York`a gelen Joe Buck'ın görüntüleriyle açılır film. Fırsatlar diyarında jigololuk yaparak zengin olacağına inanan genç adam, kısa sürede rüyadan uyanır ve gerçekliğe toslar. Kendisi gibi bir “tutunamayan” olan dolandırıcı Ratso`yla, kurt kapanında varoluş savaşı verecektir.
2 oyuncusunun doğaçlama diyalogları, atmosfer yaratan soundtrack'i ve çürümeye yüz tutmuş New York simgeleriyle dikkat çeker Midnight Cowboy. Şehrin arka sokaklarında takılıp kalmış bu iki karakterin zamanla oluşan dostluğu çerçevesinde şehirdeki sınıfsal ayrımı biraz da insanı duygulandıran, acıtan bir şekilde anlatıyor filmin makaraları.
Filmde ilk başta yabancılaşma teması işlenir. Taşradan New York`a gelen kovboyumuz şaşkın şaşkın dolanmaktadır. Yerde yatan adama donup bakınmayanların şehridir burası. Sonrasında ava giden avcı konumuna düşer: Jigololuk yapmaya gelmiştir, ama kendinden yaşlı bir kadına parasını kaptırmıştır, sonra kendisini yaşlı kadınlarla tanıştıracak bir aracı olduğunu iddia eden Ratso`dan kazık yer.
Aslında, özünde bir yol filmi de diyebiliriz, alttür olarak... Kahraman yola çıkar film başlarken, Rota Teksas`dan New York`adır. Film boyunca köşeyi dönme amacı içinde hep bir yol arayışındadır metropolde. Ve filmin sonunda, bu sefer rota New York`tan Miami, Florida'yadır. Ve bu sefer gayesi başkadır, daha standartlara uygun bir amaçtır. Doğru düzgün bir iş bulup, hayatını sürdürmek, hayatta kalmak…

Arka planda toplumsal olayların çok iyi işlendiği film. Hiçbir şey söylemeden, asker savaş falan göstermeden Vietnam savaşının sürdüğünü, Latin göçmenlere düşmanca bakıldığını, gelir adaletsizliğinin uçurum oluşturduğunu, izleyicinin gözüne sokmadan anlatıyor.
Parti sahnesi çok manidardır. Ratso açık büfe tezgâhtan salamları cebine atmaya başlar, bir hatun onu fark eder ve “bedava olduğu halde niye çalıyorsun” der. Ratso da "Bedavaysa çalıyorum sayılmaz ki" diye karşılık verir.

Nedir bu filmin değiştirdiği? 50'li yıllara kadar Amerikan sinema endüstrisinin hedef kitleleri ve de ayrışması belli bir çizgideydi: Kadınlar için melodramlar, erkekler için western. Oysa Midnight Cowboy karakterleri melodramın içine sokuyor. Üstüne üstlük cinsellik konusunda cesur ve de açıktı, Amerikan rüyasının dışında kalanları, yoksulları kamerasının önüne yerleştirmişti; bir var olma savaşını aktarırken, eşcinselleri, yoksulları, göçmenleri kullanıyordu.
.jpg)
Her gün içinde görmezden gelinen Rico & Joe`nun yani yoksulluğun, dışlanmışlığın, göçmenlerin, Vietnam savaşının, cinselliğin ve cinsel açlığın, yozlaşmışların, alt kültürün en sonunda kendilerinin varlığını haykırmak için “Hey, I am walking here!” diye bağırmaları filmin her yerine işlemiştir. Joe, kovboyların vaktinin geçtiğini anladığında ise çizmelerini çöpe atmakla yetinecektir. Bu sahneyle birlikte 50'li yılların kovboy filmleri de alaşağı edilmektedir. Artık kovboy miti de sistemin ve iktidarın değişimine kurban olur.
Saturday, November 3, 2012
The Thirteenth Floor
THE THIRTEENTH FLOOR (1999)
1999 yapımı,
yönetmenliğini Josef Rusnak`ın yaptığı, başrollerde Craig Bierko, Armin
Mueller-Stahl, Gretchen Mol, Vincent D`Onofrio ve Dennis Haysbert`in oynadığı,
Daniel F. Galouye`nin Simulacron-3 adlı kitabından uyarlanan bilimkurgu filmi.
The Matrix, Dark
City, Existenz gibi varoluşçu temalara sahip filmlerle konusu itibariyle büyük
paralellikler taşısa da bu filmlerin gölgesinde kalmış, DVD piyasasına düşmüş
bir filmdir. Zaten saydığımız filmlere nazaran bütçesi çok daha düşüktür; yaklaşık
16 milyon $.
Matrix ile aynı yıl
çekilmiş olmasının dışında benzerlik taşıdığı unsurlarının kanıtı olabilecek
bir başka değişik ve güzel bir sahne de Matrix filminde yer alır: Neo`nun
disketleri sakladığı kitabın adı Simulacra and Simulation`dir. Bu filmin uyarlandığı,
fikirlerini benimsediği kitap.
Filmin Matrix ile kıyaslanmasını
bazı kesimler onaylarken bazıları da katiyen bu kıyaslamayı kabul etmez. Nede
olsa Matrix, milyonlarca dolar harcanan bir modern klasiktir, felsefidir,
alameti farikadır. Fakat Matrix`in içerdiği alt başlıklar -ki bu filmde de işlenen
konular- kavga, dövüş ve efektlerin altında biraz kaybolmuş gibi göründüklerinden,
bazıları The Thirteenth Floor`un ana düşüncesini daha çok benimser ve beğenir.
Filmin
soundtrack`inde The Cardigans, Deep Dish gibi sevdiğim, takip ettiğim gruplar var.
Film ünlü düşünür
Descartes`in sözü ile başlar: Düşünüyorum, öyleyse varım.
Filmin konusuna
gelecek olursak (spoiler içerir); büyük bir bilgisayar şirketinin sahibi olan
Hannon Fuller çok önemli bir şey fark eder ve bunu ortağı Douglas Hall`a
söyleyeceği esnada öldürülür. Keşfettiği şey sebebiyle öldürüleceğinin farkında
olduğu için bir barda görevli olan Jerry Ashton`a, Douglas Hall`a iletmesi için
bir mektup bırakır. Fakat Jerry Ashton mektubu açar ve okur. Douglas Hall
mektuba ulaşması için sanal olarak kurulmuş paralel dünyaya gitmek zorundadır.
1930’lardaki bu dünya Hannon Fuller ve Douglas Hall`un şirketinin 13. katındaki
bilgisayar yardımıyla geçiş yapılabilen ve orada buradaki kişilerin karşılığı
olan bir dünyadır. Hannon Fuller`in karşılığı Grierson, Douglas Hall`un
karşılığı John Ferguson, şirkette bu olayı bilen üçüncü kişi olan Jason
Whitmey`in karşılığı ise Jerry Ashon`dır. Karşılıklarının bedenine geçerek
1930lardaki bu sanal dünyada farklı şeyler denemektedirler.
Hannon Fuller
mektubu paralel dünyadaki Jerry Ashton`a bıraktığı için Douglas Hall cinayetin
tek ipucu olan bu mektuba ulaşmak için paralel evrene gider. Bu sırada dedektif
Larry Mcbain, Hannon Fuller`ın cinayeti konusunda Douglas Hall`den şüphelenmektedir
ve zaten tüm deliller de onu işaret eder. Hannon Fuller`in kızı olduğunu iddia
eden Jane Fuller da paralel evrene geçmeyi sağlayan makinenin iptal edilmesi için
elinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Douglas Hall sanal olan evrene geçtiğinde
Jerry Ashton`dan mektubu okuduğunu ve okuduktan sonra yazılanları izleyip çok
kotu bir gerçekle karsılaştığını öğrenir. Jerry Ashton kendi dünyalarının sanal
olduğunu öğrenmiş ve artık onun için hiçbir şeyin anlamı kalmamıştır.
Douglas Hall
1999`daki dünyaya döndüğünde Hannon Fuller`in neden kendisinin de bildiği simülasyonun
sınırları olduğu gerçeğini ona iletmek istediğine bir türlü anlam veremediğinden
Jerry Ashton`un yaptığını yapar ve “yol işaretlerini izleme ve hiçbir şekilde
durma, barikatlarda bile” talimatını izler. Öğrendiği şey kendi dünyasının da
sanal olduğudur. Karşılaştığı sahne dünyanın bittiği yerdir ve henüz tamamlanmamış
sanal çizgilerden ibarettir. Bu arada Hannon Fuller’ın kızı olduğunu iddia eden
Jane Fuller da ortadan kaybolmuştur. Douglas Hall izini takip ettiğinde onun da
aslında başka bir dünyadan buraya gelen ve kasiyer kız Natasha Molinaro`nun
bedenine giren biri olduğunu öğrenir.
Simülasyon içinde simülasyon
olduğundan, matematikte alt küme kavramına karşılık gelen bir film. Inception
da bu tarzda bir filmdir. Alt kümelerin hiçbiri en büyük küme olmayabilir, o yüzden
filmdeki kaçıncı simülasyondur, iste burası tartışılır. Asla emin olunamamakla
birlikte, insani “acaba bende bir simülasyon muyum?” diye düşündürten bir yapım.
Filmin vurucu
olabilecek bir hususu da; eğer yerini alacağınız sanal karakteri öldürürseniz,
onun sanal kişiliği gerçek diye tabir ettiğimiz dünyada size yerleşir. Bu oldukça
ilginçti. İntihar ettiğinizde geçici olarak kullandığınız bedenin sahibi olan bilinç
paralel evrende sizin bedeninize yerleşiyor. Gene bu anlamda, filmde yer alan,
sanal bir karaktere aşık olma hususu var. Yani fiziksel özelliklerini beğendiğiniz
birini sanal evrende yaratmak, ona istediğiniz karakter özelliklerini yüklemek
ve son olarak esas kişiyi öldürüp sanal karakteri bir şekilde “gerçek” diye
tabir edilen boyuta çekmek.
Film için keşke diyebileceğimiz
konular da var: Keşke Gretchen Mol`un karakteri üzerine biraz daha
durulabilseydi, kesinlikle efsanevi bir femme fatal çıkabilirdi. Ya da filmin
sonunda, 2024 yılındaki gösterilen evrende, keşke daha dark-noir bir atmosfer kullanılsaydı,
Blade Runner havası verilseydi. Bu konularda daha iyimser yaklaşılmış ve
distopya yerine daha ütopik bir dünya gösterilmiş. Ve keşke başrol oyuncusu
Craig Bierko yerine daha iyi bir secim yapılsaymış. Kesinlikle bir filmi taşıyabilecek,
sürükleyebilecek bir başrol oyuncusu değil. Şahsi tercihim Brendan Fraser
olurdu o dönem için. Bunun dışında, az görülmelerine rağmen Dennis Haysbert ve
Armin Mueller-Stahl her zamanki gibi çizgilerinde, başarılı bir oyunculuk
sergiliyorlar.
Film, gerçeklik algısı
üzerine kurulmuş, gerçekliğin yeniden üretilmesi, yeniden inşası temeline dayanıyor.
İç içe geçmiş sanal dünyalardan hangisinin gerçek olduğunu ve gerçeklik kavramının
hangi ölçülere göre şekillendirildiğini anlatıyor. Filmin sonunda karakterin gerçek
dünya olarak bildiği kendi dünyasının da sanal bir gerçeklikten ibaret olduğunu
anlaması şu an içinde yaşadığımız dünya algısının da buna benzer bir nitelik taşıdığı
öğesini düşündürtüyor. Sonuçta hangisi gerçek; dokunmak, görmek ve hissetmek mi
yoksa düşünmek ve var olduğunu bilmek mi? Filmin ana konsepti ve olay örgüsünün
bu düşünce etrafında cereyan ettiğini söyleyebiliriz. Diğer yandan yaratılan bu
sahte dünyalara da insanın tanrıyı oynaması düşüncesi de var. Filmde insan
kendisini tanrılaştırmak istediği dünyayı yaratır, onun içerisine girer ve istediğini
yapabilir.
Film Jean
Baudrillard`ın simularkum ve simulasyon tanımlarını fazlasıyla kullanması açısından
dikkat çekicidir. Jean Baudrillard`a göre (Simulacra & Simulation,
University of Michigan Press, 1994, p.9) ilk aşamada imaj yani görünen şey
temel gerçekliğin bir yansımasıdır. İkinci aşamanın ortaya çıkardığı şey ise gerçeği
maskeleyen ve sapkınlaştıran bir şeydir, üçüncü aşamada gerçeklik diye bir şeyin
olmadığı ortaya çıkar, dördüncü aşama ise imajın hiçbir gerçekliğe dayanmadığı,
sadece bir simülasyon olduğunu gösterir. Kısacası, simularkum gerçeklikte hiçbir
karşılığı olmayan mutlak sanaldır. Filmde tam da bu argümanı destekler şekilde
bir seyir izler.
Film, 1930’lardaki dünyada
başlar, Hannon Fuller bir mektup yazmış ve onu barda görevli olan Jerry
Ashton`a bırakmıştır (ilk aşama). Bir süre sonra öğreniriz ki, bu dünya gerçek değildir.
Sadece gerçeğin bir yanılsamasıdır (ikinci aşama). Bunu 1999’daki yaşamın varlığı
sayesinde öğreniriz. 2024’teki üçüncü bir dünyanın ortaya çıkması ve 1999’un
bunun paralel dünyası olduğunu öğrendiğimizde, ilkinin gerçeğin bir saptırması olduğunu
bize söyleyen şeyin de (1999’un dünyası) gerçek olmadığını fark ederiz. Böylelikle
gerçeklik diye bir şeyin olmadığı fark edilir (üçüncü aşama). Filmin sonunda,
2024’ün bir televizyon kapanışı gibi bitişi her şeyin mutlak sanal olduğunu, simularkumdan
başka bir şey olmadığını gösterir. (dördüncü asama).
Kritik soru şudur: Hiçbir
gerçeklik yoksa görünen hiçbir şey gerçeğin bir yansıması (Platon) değilse, o
halde yaşamı mümkün yaşanabilir kılan şey nedir? Filmin buna verdiği cevap bir gerçeğin
(yani hiçbir gerçekliğin olmadığı gerçeğinin) farkında olunmadığı bir dünyaya geçmektir.
Jerry Ashton hiçbir şeyin gerçek olmadığı gerçeğini fark ettiğinde hayatını sürdürebilmek
için aradığı şey yeni bir gerçekliktir ve Douglas Hall`a “Şimdi bana neyin gerçek
olduğunu göstermeni istiyorum” der. 1999’daki dünyaya gelmesi ona yaşamı
yeniden anlamlı hale getirmiş ve her şey ne kadar garip olsa da, bu dünyanın gerçek
olduğunu bilmesi ona burasını bir önceki dünyadan daha katlanılabilir kılmıştır.
Douglas Hall da benzer bir problem yaşar ve bundan çıkış olarak bi üst dünyaya,
2024’e gitme yolunu seçer. Filmde ısrarla yeniden bir gerçeklik arayışı ortaya çıkar.
Her şeyin yalan olduğunu öğrendik ama buna rağmen yaşamı nasıl hala mümkün kılabiliriz?
Bu yalanlara rağmen kendimize inanacağımız yeni doğrular buluruz.
Wednesday, February 29, 2012
STANLEY KUBRICK
MUKEMMELLIYETCILIGIN USTASI: STANLEY KUBRICK
Hollywood çevrelerinde
meşhur bir fıkra vardır: Steven Spielberg ölür ve meleklerin karşısına çıkar.
Melekler bunun amel defterine bakar ve “Bayım sizi cehenneme alıyoruz” der. Spielberg
şaşırır “Efendim, nasıl olur? Ben hayatım boyunca insanların mutluluğu için çaba
verdim, muhtaç olan herkese elimden geldiğince yardım ettim, üstelik dindar da sayılırım.
Cennete gitmem gerekmez mi?” diye itiraz eder. Melek “Bayım, haklısınız, güzel
bir insanmışsınız ama siz yönetmensiniz. Yönetmeliğe göre bütün rejisörler cehenneme
gitmek zorunda” diye cevaplar. Steven kaderine razı olur ve “Bir ricam olacak. Ben
hep cenneti merak etmişimdir. Bir kapıdan bakabilir miyim?” der. Melek de
Steven’a acır ve “Bir göz atabilirsin ama içeri girmek yok” der. Steven
cennetin kapısından içeri bakar ve Kubrick’i bisiklet sürerken görür. Sinirle meleğe
döner, “Kardeşim hani tüm yönetmenler cehennemdeydi? Adam resmen burda işte”
diye bağırır. Melek içeri bakar, Kubrick’i görür ve “Yanılıyorsunuz beyefendi.
O yönetmen değil tanrının ta kendisidir” der.
Sinema tarihi
boyunca, bu sanatın her türünde en iyi işlere imza atmış, her biri başyapıt ya
da modern klasik olmuş kaç yönetmen sayabilirsiniz? Çoğu sinemasever Stanley Kubrick der, başkası
aklına gelmez. Sergio Leone “Spaghetti Western”in, Alfred Hitchcock ise
gerilimin ustasıdır. George Romero, John Carpenter deyince akla korku filmleri
gelir, George Lucas deyince de bilim kurgu. Fakat Kubrick deyince akla bir yönetmen
gelir: Tarihi, epik film çekebilen, ardından bilimkurguda çığır açan, ardından
korku-gerilim ve hatta savaş filmi çekebilen ve her çektiği olay olan bir yönetmen.
Stanley Kubrick 16 yaşında liseden
mezun olduktan sonra, dönemin ünlü dergilerinden Look’da fotoğrafçı olarak iş
bulur. Dergide çalıştığı yıllarda Amerika’yı baştan sona dolaşma fırsatı
bularak birçok fotoğraf çekmiştir. İşte o fotoğraflardan birkaçı:


Etkilendiği sinemacılar
Ingmar Bergman, Federico Fellini, David Lean’dir. Max Ophuls’un akışkan kamera tekniği
de Kubrick’i etkilemiştir.
Uzak bir şatoda tek başına
yaşayan, insanlığı sinema yoluyla ele geçirmek için planlar yapan, deli bir profesör
(Christiane Kubrick)
Filmlerinin ortak noktası,
bir kişinin kendini genel kurallardan arındırması ve toplumun dışına çıkmasıdır.
Kubrick der ki; “İnsanın hayvani ve vahşi doğasıyla ilgileniyorum, çünkü bu
onun gerçekçi bir portresidir”. Bu anlamda eserlerindeki ana karakterlerin
neden kötü ya da şeytani olduğu konusunda yöneltilen bir soruya da şöyle cevap
verir: “Şeytani karakterlere özel bir yakınlığım yok; ancak onların hikâyeler için
son derece yararlı olduklarının altını çizmem gerekir. Naziler hakkında yazılmış
bir kitabı, Birleşmiş Milletler hakkında yazılan bir kitaptan çok daha fazla insan
okur. Gazeteler hep kötü olayları manşet yaparlar. Dolayısıyla bir filmdeki
kotu karakterler, pekâlâ iyi karakterden daha ilginç olabilir.”
![]() |
| Filmi nasıl çekeceğinizin önemi yoktur, asıl zor olan neyin çekileceğidir. (Stanley Kubrick) |
Kubrick çekimlerde her
şeyi kontrol ederdi. Işık, kamera açıları, set tasarımı, makyaj, kostüm ve
montaj gibi konularda çok titizdi. Bu da, sahnelerin birçok defa çekilmesini
gerektiriyor ve çok uzun çekim sürelerini beraberinde getiriyordu. Ayrıca
Kubrick, filmlerinin gösterime girecek tüm kopyalarını kontrol eden ve
filmlerinin yurtdışı gösterimlerinde kullanılan afişleri denetleyen,
altyazıları satır satır inceleyen titizlik abidesi biriydi. En büyük özelliği
olan mükemmeliyetçiliğinden bir örnek vermek gerekirse; Uçaktan korktuğu için
Vietnam’da geçen Full Metal Jacket (1987) filmini İngiltere’de çekmiş, sahneyi
Vietnam’a benzetmek için binlerce ağaç getirtip, diktirmiştir. Detaycılığının
yanında, fütüristliği, ileri görüşlülüğü de Kubrick’i diğerlerinden ayıran
önemli bir özellik. Mesela, A Clockwork Orange’da kıyafetler ve dekorlar öyle olağandışıdır
ki, dönemine göre hatta günümüze göre bile hala yeni ve etkileyici gözükür.
Fakat Kubrick, filmde bunu öyle yansıtır ki ekrana, bütün bu ayrıntılar gayet olağan
şeylermiş gibi aktarılır. İşte asıl aşılması, başarılması gereken durum da
budur. Başka bir örnek olarak 2001 filmini söyleyebilirz. Roman uyarlaması olmasına
rağmen, uzay gemisi indi demek ile bunu göstermek, çekmek, yani ekrana vermek çok
daha başka bir şeydir. Unutmayın, daha o dönem uzaya giden de, aya gitmeyi
planlama durumları da yok. Gerçekten araştırıp, farkına vardıktan sonra Kubrick
gözümde iyice tanrılaştı.
Ben fikir üretiyorum.
Sinema yönetmeninin temel işi budur. Yönetmenin ikinci görevi, filmin seyirciye
nasıl bir zevk vereceğini belirlemektir. Konu aktörlere gelince; hep en
iyileriyle çalışmayı denesem bile, burada bir orkestra şefinin karşılaştığı sıkıntıları
çekmem kaçınılmaz. Film yapma sürecinde en çok hangi aşamasını sevdiğimi soracak
olursanız, o zaman da kurgu diye cevap veririm. Çünkü yaratıcı bir iş çıkarmanıza
en yatkın zemin, kurgudur. Önceden yazarak hazırlanmak, sonradan senaryoyu
kaleme almak, elbette çok tatmin edici bir duygu. Fakat yazarken bir film
üzerinde doğrudan çalışmış olmazsınız. Filmin çekimi başladığındaysa, bir sanat
eseri yaratmak için tasavvur edebileceğiniz en ağır koşullarla baş başa
kaldığımızı bilirsiniz. (Stanley Kubrick)
Kubrick’in İlk İşleri
Day of the Fight: 1951 yılında çektiği
16 dakikalık siyah-beyaz kısa film. Kubrick’in aklına bir film çekme fikri,
eski bir arkadaşının tek bir belgesel bölümü çekebilmek için $40.000 harcadığını
öğrendiğinde belirmiştir. Ardından kendi hesaplarını yaparak aynı filmi $1.500’e
çekebileceğini düşünmüş ve henüz 21 yaşındayken biriktirdiği para ile kamera kiraladığı
mağazanın görevlisinden kamerayı nasıl kullanacağını öğrenerek işe koyulmuş.
Walter Cartier isimli orta sıklet bir boksörün bir maç gününü anlatır. Look
dergisinde çalışırken çektiği boksör fotoğraflarından esinlendiği söylenir. Fonografik
estetiğiyle göze çarpan, izlemesi kolay bir belgesel niteliği taşır. Yönetmenlikten
montaja, sesten görüntü yönetmenliğine kadar herşeyi kendisi yapmıştır. Film,
RKO adlı bir şirket tarafından satın alındı ve New York’taki Paramount
sinemasında gösterilerek Kubrick’e ufak bir kar getirdi. IMDB’den izlemek mümkün.
Flying Padre: Kubrick’in 1951’de
yaptığı 9 dakikalık kısa film. RKO, bu belgeseli çekmesi için teklif yapar
Kubrick’e. New Mexico’lu bir rahibin ve flying padre isimli uçağının
siyah-beyaz çekilmiş kısa öyküsü. Daha sonra Kubrick, kendisinin de bu çalışmayı
beğenmediğini itiraf eder.
The Seafarers: 1953 yapımı,
renkli, 30 dakikalık kısa film. Aynı zamanda uluslararası gemici sendikasının
renkli tanıtım belgeselidir.
Muhtemelen son 30 yılın en bağımsız
sinemacısı, sadece stüdyo sisteminin içinde çalışmış olanı Stanley Kubrick’tir.
Onun bağımsız olmadığını mı söyleyeceksin? Filmleri 30, 40, 50 milyon dolara
mal oluyor (bu paralar o dönem için muazzam) ve Warner Brothers senaryoyu bile
göremiyor. (Alan Rudolph)
Unfinished Projects – Bitiremediği Projeleri
Kubrick’in ölümunun ardından, şatosunda
sakladığı kutulardan binlerce notlar, kitaplar ve resimler ortaya çıktı. Sonuçta
yüzlerce fikir, ön çalışma, çekim planları bulundu.
Artificial Intelligence: Ölümü
nedeniyle Steven Spielberg tarafından tamamlandı ve Kubrick’e ithaf edildi. Kubrick
zaten Spielberg ile film adına sık sık bir araya gelmiş, fikir alışverişinde
bulunmuştu. Ölümünün ardından Spielberg, Kubrick’in bu film ile ilgili
çalışmalarını aldı ve kendi çalışmalarıyla fikirlerini katarak filmi tamamladı.
Sonuçta ortaya kalbur üstü iyi bir bilimkurgu filmi çıktı.
Arayan Papers: 2. Dünya Savaşı’nda
yaşanan soykırım üzerine bir film olacaktı. Fakat 90’lı yıllarda Spielberg,
Schindler’s List’i çekince vazgeçti. Çünkü hemen hemen aynı yılları anlatacaktı
film. Film hakkındaki belgelerden biri de başrol için düşündüğü Joanna ter
Steege ile yaptığı fotoğraf çekimi. İnternette bulmak mümkün.
Napoleon: Birçok sinemacıya
göre, tarihin çekilemeyen en büyük filmi olarak adlandırılmıştır. Bunun nedeni
de çoğu sinemacının artik internette de bulunabilen senaryoyu, resimleri ve taslakları
görüp okumuş olmasıdır. Bu film için 500’e yakın kitap okumuş. Napoleon’un yaşadığı
bölgeleri gezip, fotoğraflar çekmiş, binlerce sayfa not almış. Başrol için Jack
Nicholson’ı düşünmüş. Stüdyolar filmin bütçesinin muazzam büyüklükte olacağını düşünmüş
ve Kubrick de bu nedenden ötürü projeden vazgeçmiş. Ama bir gün bu filmi
çekecek yeterli teknolojik olanakların olacağına hep inanmış ve o günleri
beklemiş.
Onun için dahi
diyorlar. İnanın bu söz bile az kalıyor (Jack Nicholson)
Fear and Desire (1953)
- İlk filmi Fear and Desire’ı çekmek için
arkadaşlarından ve akrabalarından borç para aldı. Hatta babasının hayat sigortasını
nakde çevirdiği bile söylenir. Filmin yapımcılığını, yönetmenliğini, görüntü yönetmenliğini
ve montajını kendisi yaptı. Kubrick’in bu filmi hiç sevmediği bilinir. Daha
sonra filmi kimsenin görmemesi için bütün kopyalarını toplattırmıştır.
- Senaryosunu Howard Secker’in kaleme aldığı
film, konusu itibariyle Paths of Glory’e öncülük eder. Savaşın devam ettiği bir
ormanlık alanda, bir kaç üniformalı askerden oluşan bir grubun kaçmaya başlamaları
ve düşman karargâhına yaklaştıklarını fark edip, orda düşman generalini görmeleriyle
ona suikast planlamaya çalışmaları anlatılıyor.
Killer’s Kiss (1955)
Toplam 67 dakika süren siyah – beyaz
kara film bir kara filmdir Killer’s Kiss. Kubrick yazıp yönetmiştir, Frank
Silvera, Irene Kane ve Jamie Smith başrolü paylaşmıştır. 1959’da Locarno Film
Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü almıştır bu filmiyle. 1955’de tanıdıklarına
borçlanarak yaklaşık $40.000’a ikinci uzun metrajlı filmi olan Killer’s Kiss’i çekti.
Bu filmi yaparken de kaynakları sınırlıydı. Hatta Kubrick bu filmi yapmak için
işsizlik maaşı almıştır diye de söylentiler vardır. Bu filmi tamamladığında
yaşı 27’dir.
İç içe geçen geri dönüşler ile anlatılan
öykünün sağlam sinema dili hemen dikkati çekiyordu. Boksör Dave Gordon, karşı
evde oturan Gloria’nın bir adamla kavga edişine tanık olup, onu kurtarmaya
niyetleniyor. Bu insani çıkış, pek çok entrikayı, karanlık olayları ve tuhaf
bir aşk ilişkisini beraberinde getiriyor. Gloria dans salonunda çalışan kiralık
partner. Patronunun ona duyduğu saplantılı aşk, Dave’in hayatını tehlikeye
sokuyor, menajerinin ölümüne neden oluyor. Finalde iki sevgili, belki de yeni
bir hayata başlama umuduyla Dave’in kırsalda yaşayan ailesinin yanına doğru
yola çıkıyordu.
![]() |
| Belki kulağa saçma gelecek ama, bir genç yönetmenin yapması gereken en iyi şey eline bir kamera ve biraz da film negatifi almak ve hangi tür olursa olsun, bir film çekmektir. (Stanley Kubrick) |
Hikâyenin ilk basamaklarını
unutmadan; klasik anlatının temellerini zayıflatmak için uğraşmış yönetmen.
Flashback tekniğinin temelini atmış. Başka resimlerle gözü kandırırken, ses ile
kendi hikâyesini kurmaya çalışmış. Mesela balerin sahnesi, resim ve anlatılan hikâyenin
uyuşması için düzenlenen bir sahnedir. Ailesi uğruna kariyerini feda eden ablasının
intiharını anlatan genç kızın sesi üzerine, sadece sahnede bale figürleri
sergileyen ablasının görüntülerinin çıkması, önemli bir anlatım metodu. Filmin
de en çok beğenilen sahnesidir. Kubrick ışıkla oynama yeteneğini bu sahnede göstermiştir.
Bu sahne dışında,
yine filmde cadde boyunca kullanılan kaydırmalı çekimler gayet başarılı
bulunmuştur. Bu tarz sahneleri zaten ileride, kariyerinin en iyi işlerinde tekrarlayacaktır
Kubrick. Burada ise ilk defa görürüz. Geriye dönmeli anlatışlar (flashback) ve
bu resimlemeler filmin önemli bir parçasıdır. Birde, Hitchcock’un sık kullandığı
bir teknik olan, bir konuşma esnasında görüntünün başka bir yere odaklanması
olayını bu filmde kullanmıştır yönetmen. Boksörümüz telefonda konuşurken camın
diğer tarafında soyunan kadına odaklanır kamera.
Boksörün dövüşme
sahnelerinde düşük prodüksiyon ve sesin yükseltilmesi sonucu seyirciyi kendine bağlayan
sahneler yakalanmış. Aksi durumda büyük bir yapım olmadığı için bunu başarmak
zor. Burada bir hile kullanıyor Kubrick. Daha önce çektiği Day of the Fight kısa
filminde de bir boksörün bir maç gününü anlattığından, boks sahnelerinde sesi yüksek
tutarak ve arşivden de görüntüler kullanarak sahneleri zengin kılıyor. Yoksa
bir boks sahnesini çekecek bütçesi zaten yoktu ama buradaki işin altından başarıyla
kalkmıştır. Sonuç olarak kısıtlı bütçe ile kaliteli sahneler çekmenin tam
karşılığı budur.
Manhattan sokakları,
damlardaki kovalama ve finaldeki manken fabrikasında geçen sahneler de gayet
başarılıdır. Hele bu son sahne, sanki arenada dövüşen gladyatörleri anımsatır
bize. Birinin elinde balta, diğerinin elinde mızrağa benzeyen bir cisim ve çevrelerinde
yüzlerce cansız manken vardır. Gerçekten çok akıllıca düşünülmüş bir mekân.
Bazı yönetmenler
filmlerinde çevrelerindeki dünyayı taklit etmekle yetinirken, bazı yönetmenler
ise perdede kendi dünyalarını yaratırlar. İşte Stanley Kubrick tam anlamıyla
kendi dünyasını yaratan yönetmenlerdendir. (Andrey Tarkovski)
Not: The Killing, Paths of Glory & Spartacus'u içeren 2. Kubrick yazımda yakında buralarda yerini alıcaktır.
Subscribe to:
Posts (Atom)





























