Thursday, October 30, 2025

HANNIBAL LECTER - Bir Karakter ve Sineması Üzerine









Yazar Thomas Harris'in yaratıcılığında Amerikan Sinema tarihinin en "evil" karakteri. Bunu ben demiyorum, 2003 yılında Amerikan Film Enstitüsü tarafından Amerikan sinemasının en büyük kötü adamı seçilmiş bu karakter.

Tarihe bakacak olursak Hannibal, Kartaca devletinin ünlü diktası, büyük kumandanı. Döneminde Romalılarla yaptığı kanlı savaşlarla, zaferleriyle ve büyük hüsranıyla bilinir. İsminin etimolojisi cannibaldan kaynaklanmaktadır. Yazar Harris, karakterine bu ünlü kumandanın ismini vermiştir. Tarihsel bir kelime oyunu gibi (Hannibal the Cannibal) anti-kahramanlıkla kahramanlık arasında gidip gelen bir karakter.

Kendisi cannibalistic (yamyam) seri katil ve yakalanmadan önce ise adli bir psikiyatrist. Aynı zamanda gurme ve çok büyük bir entellektüel. Babası, unvanı 10. yüzyıla kadar giden bir kont, annesi ise soylu bir aileden gelen bir İtalyan, bir Visconti. II Dünya savaşı esnasında ise Hannibal ailesini kaybetmiştir. Özellikle kendisinden küçük kız kardeşini kaybedişi çok travmatik bir olaydır.

Soylu bir aileden gelen, üniversite tarihine en genç kabul edilen tıp öğrencisi olan, yaklaşık 10 yabancı dil bilen, manipülasyon yeteneği muazzam olan bir entellektüeldir Hannibal. Sadece nefret ettiği kişileri yiyen, klasik müzik ve resim tutkunu, Rönesans sanatı konusunda uzman, çizim yeteneği üst seviyede, çok iyi bir cerrahtı. İnsan anatomisi bilgisi muazzam. Elit ve titiz bir katil, en kültürlü yamyamdır. Hatta o kadar kültür delisidir ki; senfoni orkestrasındaki enstrümanistlerden birini sırf birkaç notada hata yaptı ve eserin ahengini bozdu diye öldürüp etini diğer orkestra elemanlarına yedirebilecek derecede ilginç bir sanat aşığıdır.

Yazar Thomas Harris, gençliğinde polis muhabirliği yaptığı dönemde Meksika'daki bir hapishane de yatan Doktor Salazar'dan esinlenerek bu romanları yazmış. Yazar, üç cinayetten dolayı Meksika Monterrey'deki Nuevo León Eyalet Hapishanesi'nde tutuklu bulunan Amerikalı akıl hastası Dykes Askew Simmons ile röportaj yapmak için Meksika'ya gider. Hapisteyken Simmons, bir hapishane gardiyanı tarafından her iki baldırından vurulmuş ve Harris'in “Dr. Salazar” olarak adlandırdığı yetenekli bir “hapishane doktoru” tarafından tedavi edilmiştir. İşin ilginç tarafı ise; yazar Harris bundan sonra Simmons ile görüşmek yerine; Salazar'dan etkilenir ve ona odaklanır. Salazar'ın “işkencenin doğası” hakkında konuşmaya başlamasıyla onunla röportajı yapma kararı alır. Bir hapishane gardiyanı daha sonra Harris'e, Salazar'ın aslında “kurbanını şaşırtıcı derecede küçük bir kutuya sığdırabilen” hüküm giymiş bir katil olduğunu söyler. Artık yazarımız karakteri için gerekli ilhamı alacağı kişiyi bulmuştur. https://en.wikipedia.org/wiki/Hannibal_Lecter

Bu tonton amca, yazarımız Thomas Harris, sağdaki ise karaktere ilham veren Dr. Salazar asıl adı Alfredo Balli Trevino.








Balli, üst sınıf bir aileden gelen bir cerrah ve doktordu ve meslektaşı olan sevgilisini öldürmüştü. Balli, sevgilisinin yüzüne kloroformla ıslatılmış bir havlu tutarak onu bayıltmış; ardından cesedi yanındaki banyoya taşımış ve boğazını kesip kanını tamamen boşalttıktan sonra cesedini parçalamış. Balli, 1950'lerin sonu ve 1960'ların başında kırsal kesimde birkaç otostopçuyu öldürdüğü ve parçaladığı da iddia edilmekte.

Hannibal Lecter üzerine yazdığı 4 roman ve bu romanlar ile ilgili çekilmiş film ve diziler popüler kültürde bu karakterin yerini sağlamlaştırmış ürünlerdir. Onlardan da kısaca bahsedeceğiz fakat yazımızın asıl konusu "Kuzuların Sessizliği" ve Gallerli aktör Anthony Hopkins'in muazzam işçiliği olacak.

Yazar Thomas Harris'in kitapları sırasıyla;



* Red Dragon (1981)


* The Silence of the Lambs (1988)


* Hannibal (1999)


* Hannibal Rising (2006)



Film ve dizilere bakacak olursak;

* Manhunter (1986), The Silence of the Lambs (1991), Hannibal (2001), Red Dragon (2002), Hannibal Rising (2007)

* Diziler ise; Hannibal (2013-3 sezon; IMDB Top 250 dizi listesinde 243. sırada) ve Clarice (2021-tek sezon). Özellikle Hannibal'da Lecter'ı oynayan Mads Mikkelsen'in performansı da Hopkins sonrası en iyi Hannibal performansıdır. Hopkins'e göre daha pokerface bir karakter.









Şimdi ise kronolojik liste ile sıralarsak;

* Hannibal Rising

Bir nevi Lecter's Origin. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da genç Hannibal'ın hikayesi. Onu bir katile dönüştüren travmayı görüyoruz (Diğerlerinin öncesini anlatan hikaye-prequel). Aslında serinin en zayıf filmi fakat film en basit tabiriyle akıcı. Bu filmde, Hannibal'in Litvanya'lı ve soylu bir aileden geldiğini görüyoruz. Savaş dolayısıyla ailesini kaydeber ve sadece küçük kız kardeşi Mischa ile kalakalır fakat milisler tarafından bulunurlar ve bu milis birlik açlıktan dolayı küçük kız kardeşini yerler Hannibal'ın. Bu travmanın ardından Hannibal Paris'e kaçar ve oradaki tek yakını olan amcasının Japon eşi Lady Murasaki'nin yanına yerleşir ve intikam almak için beklerken bir yandan da Japon kültürünü, tarihini, dövüşünü öğrenir diğer yandan da tıp okuluna gider. Hannibal'ın bugünkü gelişmişlik seviyesinin ilk parçalarını burada görürüz. Serinin diğer filmleri ile kıyaslanamaz fakat gene de izlenebilir. Yönetmeni Peter Webber, başrolde Hannibal'i canlandıran aktör ise 2022 yılında aramızdan ayrılan Gaspard Ulliel. Yan rollerde Ryhs Ifans, Dominic West ve Gong Li yer almakta. Director's Cut (yönetmenin kurgusu) versiyonu 131 dakika. IMDB puanı 6.1 ve benim puanım ise 6.

* Manhunter

Director's Cut versiyonu 124 dakika. Yönetmen ise tarzını çok sevdiğim Michael Mann. İlk kitap olan Red Dragon'un ilk uyarlaması bu filmdir. Senaryolaştıran da yönetmen Mann. Ayrıca gene kendine has görüntü, ışık ve stili ile tipik bir Michael Mann filmi izlenimi veriyor. Ek olarak harika bir soundtrack albümü var ve direkt 80'ler sound'larını yakalıyorsunuz. Hannibal karakterini canlandıran ilk aktör ise şu sıralar Succession dizisiyle yıldızlaşan Brian Cox'dur. En az onun kadar psikopat bir polis olan Will Graham rolünde 80'ler deyince aklan gelen William Peterson var. Diğer rollerde ise Joan Allen, Dennis Farina (bu adam da 80'lerde ne kadar polis, emniyet müdürü rolü varsa oynamıştır), Tom Noonan ve Stephen Lang yer almakta.













Will Graham özel bir görev için emekliliğinden geri dönen bir FBI ajanı. Daha önce Hannibal'ı yakalamış fakat bu dava için onun düşünce tarzına ihtiyaç duymaktadır ve Kızıl Ejder olarak bilinen bir caninin peşine düşer ve olaylar gelişir.


Film, daha çok adli tıp çalışmalarına odaklanıyor ve baş karakter Will Graham'ın üzerinde yarattığı uzun etkileri gösteriyor bize, onunla katil arasındaki benzerlikleri vurguluyor. Adli tıp detayları o dönemin film izleyicisi için zor gelebilir günümüzde CSI tarzı diziler çok fazla fakat bu filmde adli konular içinde paylaşılan detaylar senaryoya çok iyi hizmet etmiş ve her bir delilin yaratacağı çıkarımı merakla yansıtıyor izleyiciye. Diğer yandan yönetmen hem baş karakter hem de katil için farklı stilize bir renk kullanımı sergilemiş, yoğun renk tonlu sahneler kullanmış, baş karakter Graham'da mavi tonlar hakimken katil de koyu yeşil tonlar kullanarak izleyicilerde farklı ruh halleri uyandırmış. Kasıtlı olarak kullanılan bir teknik olduğunu belirten ise filmin cinematographer'ı Dante Spinotti.

Mix eleştirilerle karşılaşmış film çıktığı yıllarda. Gişede de başarısız olmuş fakat ilerleyen dönemlerde ise gerek stilize görselliği gerekse oyuncu performansları açısından kült film statüsüne erişmiş. Son olarak, gözleri görmeyen kadının, anestezinin etkisi altında yatan kaplana sarıldığı ve kalp atışlarını hissettiği sahne gerçekten muazzamdır. Bu da bir tesadüf değildir. Film William Blake'in sanat eserlerini ele aldığı için, kaplan Blake'in "The Tyger" şiirine bir göndermedir. Filmin IMDB puanı 7.2 benim puan ise 7.7 (Tiger Scene aşağıda)


Kızıl Ejder adlı katilin adını aldığı tablo William Blake'a ait ve filmde de tablonun kendisi kullanılmakta. Bununla birlikte katil de bir çok sahnede bu pozları vermekte. Bir tanesini aşağıda yakaladım ve tablodaki gibi poz verme çabasında sanki katil. Tabii bu da aslında yönetmenin yansıtmak istediği.









Yönetmen Michael Mann: What drew me to the story was its connection to the essence of evil, which emerges in the process of dehumanization that leads a simple human being with no exceptional past to become a killer capable of the most terrible atrocities. And when the victims cease being human beings, they become morsels... bits of matter. I want to understand just what this is all about, as well as the influence of social context on the behavior of individuals, such as facism, genocide. (Bu hikayeyi çekici kılan şey, sıradan bir insanın, olağanüstü bir geçmişi olmayan bir insanın, en korkunç zulümleri yapabilecek bir katile dönüşmesine yol açan insanlıktan çıkarma sürecinde ortaya çıkan kötülüğün özüyle olan bağlantısıydı. Ve kurbanlar insan olmaktan çıktıklarında, birer lokma, birer madde parçası haline gelirler. Bunun ne anlama geldiğini ve faşizm, soykırım gibi sosyal bağlamın bireylerin davranışları üzerindeki etkisini anlamak istiyorum)

Michael Mann’in filmi romanı baz alır ama birebir takip etmez, bağlı kalmaz, Hollywood standart seri katil-polis filmi değildir. bu film kült statüsünde daha art-house polisiye gerilim.

* Manhunter'ın remake'i olan Red Dragon

IMDB puanı 7.2, benim puan ise 7.5


FBI profil uzmanı Will Graham, Hannibal Lecter ile ilk kez karşı karşıya gelir — Lecter'ın ilk yakalanışı. 124 dakika süren filmin yönetmeni Rush Hour serisi ile tanıdığımız Brett Ratner. Başrollerde Hopkins ile beraber bu sefer Will Graham rolü için Edward Norton var. Diğer rollerde Ralph Fiennes, Harvey Keitel, Emily Watson, Mary Louise Parker, Philip Seymour Hoffman yer almaktadır. C
inematographer gene Dante Spinotti iken filmin müzikleri ise Danny Elfman'a ait. 78 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve global olarak 209 Mil USD gişe hasılatı elde etmiştir. 




Serinin ilk kitabı aslında. Manhunter'da da gördüğümüz üzere Kızıl Ejder adlı katilin karakterine ilham veren aslında William Blake'ın aynı adlı tablosudur. The Great Red Dragon and the Woman Clothed with the Sun (1805-Brooklyn Museum), aşağıda paylaştım.
















Hopkins her zamanki gibi akıllı ve korkutucu, Edward Norton yeterli, Emily Watson gayet iyi, Harvey Keitel'de. Fakat bu tam bir Ralph Fiennes filmi. Francis "toothfairy" Dolarhyde rolünü resmen izletiyor.


Ralph Fiennes ve karakteri ile ilgili güzel bir analiz videosu yapmışlar, genelde Youtube'da takip ettiğim kanalardan biri olan The Vile Eye'da. Link aşağıda.






Sevgili Will:
Artık iyileşmiş olmalısın. Umarım çok çirkinleşmemişsindir. Bayağı yara izi biriktirdin. Sana onları hediye edeni asla unutma. Ve ona minnettar ol. Yara izlerimiz bize geçmişin gerçek olduğunu hatırlatır. İlkel bir dünyada yaşıyoruz değil mi Will? Ne vahşiyiz, ne de bilge. İki aradalık bu dünyanın laneti. Mantıklı bir toplum beni ya öldürür ya da benden faydalanırdı. Çok rüya görüyor musun Will? Seni sık sık düşünüyorum.
Eski dostun Hannibal Lecter.









Will Graham ve Hannibal arasındaki bağ ve gene Hannibal’a olan hayranlığını 2 filmde de yer almakta hatta Hannibal dizisinde bunu çok daha fazla görürüz. Özellikle karşılıklı oynadıkları sahnelerin, yazar Harris'in kitaplarından hemen hemen birebir uyarlandığı ve herhangi bir değişikliğe çok da uğramadığını göstermiş. Araştırmalarımı yaparken Vimeo'da denk geldiğim şu videoyu da aşağıda paylaşmak isterim. Hem 2 filmi hem de dizideki sahneleri kıyaslayan bu video Matthew Morettini'ye ait. Bu 3 yapımın da farklı yönetmenler, oyuncular kullanmasına rağmen karşılaştırmayı da mümkün kılmaktadır.

Morettini's Video

Her ne kadar bir yeniden çekim (remake) olsa da finali Manhunter'dan farklıdır. Sanırım kitaba daha sadık olan yapım Red Dragon. Manhunter'dan daha iyi bir film mi? Bilmiyorum. Bence kendi başına iyi bir film, ama Manhunter'ı çok iyi bilenler bu filmden ne kadar şok olacaklar bunu merak ediyorum. Sonu tamamen farklı ve çok daha gerçekçi olsa da.












* The Silence of the Lambs

FBI ajanı Clarice, “Buffalo Bill” adlı katili yakalamak için Lecter'ın yardımını ister. Aşağıda bu filmi daha detaylıca değerlendirdim.

* Hannibal

Lecter yıllar sonra Floransa'da yeniden ortaya çıkar; böylelikle Ajan Clarice yeni bir çatışmanın içine çekilir. 131 dakika süren filmin yönetmeni Ridley Scott. David Mamet ve Stephen Zaillian senaristler. Müzikleri Hans Zimmer'e ait. Başrolde Hopkins gene ve yan rollerde ise bu sefer Ajan Clarice rolünü Julianne Moore üstlenirken, diğer rollerde Gary Oldman (gene tanınmayacak halde), Ray Liotta ve İtalyan Komiser Pazzi rolünde İtalyanların meşhur Giancarlo Giannini. 87 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve 351 Mil USD gişe yapmış, gişe açısından baya muazzam bir rakam 2001 yılına göre. IMDB puanı 6.8 olan filme verdiğim puan ise 7.1



















Hannibal'ın Starling'e duyduğu ilgi veya tutkunun en yoğun görüldüğü filmdir (ayakkabı, elbise, öpüşme sahneleri vs). Kuzuların Sessizliğinden sonra yetersiz bulunan bir film olarak görülse de kendi hikaye örgüsü üzerinde izlenebilir bir tat bırakıyor film. Julianne Moore'da yeni Starling olarak hiç fena değil.










Spesifik olarak bu filmde Pazzi ve Krembler cinayetleri ve hazırlanışı gerçekten çok iyi çekilmiş ve dönemine göre çığır açmış sahneler. Pazzi'nin geçmişine gitmesi, Rönesans tutkunu olmasına istinaden 500 küsür yıl önce Pazzi ailesinin köklerine kadar inerek Medici'lerden birini öldürmesini hatırlatması ve yargılanmasının ardından infaz edilişi ve Hannibal'ın bunu Komiser Pazzi'ye birebir uygulaması (çünkü Pazzi'nin açgözlü olması) bunlar gerçekten etkileyici sahnelerdi. Krembler'ın beyin operasyonu sahneleri için kamera arkası görüntüleri de izledim. Hannibal'ı anlatan en Hannibal sahnelerden biridir. Ayrıca Gary Oldman'ın canlandırdığı Mason Verger karakteri başlı başına bir sanat eseridir. Sinema tarihindeki en başarılı prostetik makyajlardan biridir.








Kapanışı bu harika şarkı ile yapıyorum Hannibal için.



The Silence of the Lambs















Ve geldik serinin en iyi filmine.118 dakikalık 5 Oscarlı muazzam bir film ve serinin en iyi işi. IMDB puanı 8.6 benim puanım 10. 

Yönetmeni Jonathan Demme. Başrolde Hopkins ile birlikte Jodie Foster var Yan rollerde ise Scott Glenn, Ted Levine var. Ted Tally'nin senaryolaştırdığı, Thomas Harris'in 1988 tarihli romanından uyarlanan 1991 yapımı bir Amerikan psikolojik korku gerilim filmi. En iyi kurgu, en iyi ses dalında Oscar' aday olmuş, en iyi uyarlama senaryo, en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu, en iyi erkek oyuncu ve en iyi film Oscarlarını almıştır. Aşağıda iplik gibi dizilmişler. IMDB top 250'de 22. sırada. 19 Mil USD bütçe ile çekilmiş ve gişede 272 Mil USD gelir elde etmiştir ki o dönem için gişe hasılatı büyüktür.



Hava pusluyken koruluk bir bölgede başlayan açılış sahnesi ve koruluğun içindeki o sinematografi ve arka plandaki müziğin uyumu muazzamdır. Daha o andan nasıl bir filmle karşı karşıya olduğunuzu anlamanızı sağlar: buhran dolu, ürkünç ve puslu. Sinematografi Tak Fujimoto'ya ve müzikleri Howard Shore'a aitdir.

FBI'da stajyer olan ve davranış bilimi departmanında ilerlemek istediğini belirtmiş olan Clarice Starling'e, amiri Jack Crawford tarafından, akıl hastanesine gitmesi ve oradaki mahkumlardan biri, aslında bir psikiyatr da olan yamyam Dr. Hannibal Lecter ile görüşmesi istenir. Amaç başka bir seri katil Buffalo Bill'i yakalamak için kendisinden ipuçları almaktır ve olaylar gelişir. Filmin konusu tam olarak bu. Bir nevi eğitimi devam eden çaylak dedektif bizim Jodie Foster. Buffalo Bill ise kurbanlarının derisini yüzen bir seri katil. Hannibal'ın verdiği bilgiler, bu katilin toplumun dayatıları sonucu istediği kadın görünümüne kavuşamaması ve bunu içselleştirmesi ve savunma mekanizmasını güçlendirmek için kadınları öldürüp derilerini yüzüp kadın giysisi yapmaya ihtiyaç duyması gibi ürpertici olaylar var. Öte yandan filmin yönetmeni Jonathan Demme ise Buffalo Bill karakteri için New York Times'a açıklaması şu şekilde: O eşcinsel bir karakter değildi. Kendinden nefret eden ve bir kadın olmayı dileyen, işkence gören bir adamdı, çünkü bu onu kendinden olabildiğince uzaklaştıracaktı.




















Sir Anthony Hopkins, rolüne hazırlanmak için bir çok seri katilin dosyalarını incelemiş ve ayrıca çeşitli hapishaneleri ziyaret etmiş, hüküm giymiş katilleri incelemiş ve birtakım korkunç seri cinayetlerle ilgili bazı duruşmalara katılmış. Bu filmin bir başka güzel tarafı da Hopkins bu filmin sadece %20'sinde gözüküyor ve filmin tamamını düşündüğümüzde bu kısa bir süre, kabaca 15 dakika kadar ve bu kadar kısa süre içerisinde gösterdiği performans ile Oscar alması da Oscar tarihinde ödül alan en kısa performans. Hopkins role hazırlanış aşamasında, canlandırdığı karakteri incelerken sürüngenlerden esinlenmiş. Sürüngenler sadece istedikleri zaman ve bilinçli olarak göz kırparlar. Bu nedenle, filmde Hopkins sadece özel anlarda ve çok bilinçli bir şekilde göz kırpıyor. Ayrıca hapishane sahneleri için turuncu mahkum tulumu yerine beyaz tulum giymeyi kendisi tercih etmiş. Bununla kendisinin bilinçaltında bulunan diş hekimi korkusunun seyirciye de etki edeceğini düşünmüş.




  








Film boyunca, Clarice Starling'in cinsiyeti, sayısız erkek meslektaşı arasında bir azınlık olması nedeniyle ayırt edici bir özellik olarak vurgulanıyor. Bu asansör sahnesi ve gene aşağıda paylaştığım sahne onlardan biri, erkek egemen alanda bir kadın. 
Starling, 10 yaşında kuzeninin çiftliğinde yaşarken kesilmekten kurtarmaya çalıştığı kuzunun aslında tam da kendisidir. Gene asansör sahnesine bakın, erkeklerin hepsi bir kurt gibi bakıyorlar kuzuya. Bu sahnede etrafı ondan fiziksel olarak uzun ve iri insanlarla/kurtlarla çevrilir. Erkeklerle bir araya geldiği her sahnede bir kuzunun kurtların arasında kalışı gibi küçücük, çaresiz ve savunmasız resmedilmiş. Bu esnada filmin yapımı FBI'dan tam destek görmüş çünkü FBI bunu daha fazla kadın ajan işe almak için potansiyel bir araç olarak görmüş, kullanmıştır. Bu kurt kuzu metaforu filmin isminin de çıkış noktasıdır. Filmde Ajan Starling ile Hannibal arasında geçen önemli bir diyalog var. Az önce de bahsetmiştim. Starling, çocukken çiftlikte kesilmekten kurtarmaya çalışır ancak başaramaz ve kuzuların çığlıklarını zihninde kalır. Hannibal Lecter, bu travmatik anıya atıfta bulunarak ona “kuzular hâlâ çığlık atıyor mu, Clarice?” diye sorar. Filmin adı, Clarice’in kendi geçmişiyle yüzleşmesini ve masumları kurtarmaya çalışarak içindeki travmayı sonlandırmayı simgelemekte. Eğer bir gün gerçekten birini kurtarırsa, aklında kalan kuzular sessizleşecektir.






















Hannibal'ın elinden Clarice ve kuzuları çizimi.













Duvarlarda Lecter tarafından çizilmiş portreler ve manzara resimleri vardır. Hatta bunlardan biri Lecter’ın hayran olduğu Floransa’ya aittir. (Dr. Lecter’ın Floransa hayranlığı Ridley Scott’ın devam filmi “Hannibal”da (2001) onun Floransa’da ortaya çıkışını da açıklar).















Dawn Baillie tarafından tasarlanan film afişi kendi başına bir sanat eseri. Çünkü filmin afişindeki kelebeğin sırtındaki desen, doğal deseni değildir. Dikkatsiz bir gözle bakarsanız gördüğünüz şey Jodie Foster'ın yüzü ve onun ağzını kapatan kelebek benzeri bir böcek. Biraz dikkatli baktığınızda ise kelebek zannedilebilecek şeyin aslında özel bir cins güve (death's-head hawkmoth) olduğunu, güvenin sırtında da bir kafatası figürü -ki bu güvenin doğal görünümü de buna benzerdir- olduğu görülmekte. Aslında bu kısım, Salvador Dalí'nin “In Voluptas Mors” adlı, yedi çıplak kadının insan kafatası gibi gösterildiği bir resmidir. Filmi izledikten sonra Ajan Sterling'i, susturulmasını, kadınların öldürülmesini iç içe işlemiş bu afişi daha iyi anlıyorsunuz.






















Hannibal karakterinin romanlarının, filmlerinin ve dizilerinin üzerinden Prof. Nevzat Kaya ve Ceyhun Canikligil'in genel bir değerlendirme yaptıkları bu harika videoyu da aşağıda paylaşmak isterim.



Gelelim Amerikan Kültürüne. Aranan katilin adı Buffalo Bill ki Amerikan tarihinde bir halk kahramanıdır. Saklandığı evin içinde türlü semboller Amerika'yı temsil eder. Bunların içinde kartal simgesi, Amerikan bayrağı sık sık gösterilir.













Ve Hannibal kaçarkan öldürdüğü polisi yukarıya asar, sizce de bir kuş ya da kartal gibi durmuyor mu? Belki de Amerika'nın simgelerinden biri olan hani şu meşhur kartal... Alt metinde bir Amerikan toplumu eleştirisi yatar mı? Söz konusu Hannibal ise muhtemel çünkü kendisi Avrupalı ve daha önce belirttiğim gibi elegant, entellektüel ve soylu bir aileden geliyor. Amerikan konseptini, kültürünü, seviyesini hep küçümseyen tavrını da göz önünde bulundurursak böyle düşünmek mümkün. Bu arada sahnedeki ışık kullanımı muazzam, bana Exorcist'teki ışık kullanımını hatırlattı.



















The Exorcist - 1973 - Yönetmen William Friedkin

Anthony Hopkins: If you are playing somebody who is mad, the thing is not to play him mad but to play the opposite. Play him as ultra-sane. If you're playing somebody who's evil, play the good side of him. And that makes him more scary because you humanize him because nobody is all evil. Nobody is all good, whatever those terms mean. But nobody is all one thing. So what I do as an actor is to find out what the other side of the character is. And I found out with Lecter that, in fact, I think his problem is or his peculiar psychology is... He is so totally in control of every aspect of his thinking that he is completely mad because nobody can be in that much control. İt is as if he is so sane, he's flipped over into the world of the dark and the irrational. (Eğer deli birini oynuyorsanız, önemli olan onu deli gibi oynamak değil, tam tersini oynamaktır. Onu aşırı aklı başında biri gibi oynayın. Eğer kötü birini oynuyorsanız, onun iyi yanını oynayın. Bu onu daha korkutucu hale getirir, çünkü onu insanlaştırırsınız, çünkü kimse tamamen kötü değildir. Kimse tamamen iyi de değildir, bu terimler ne anlama gelirse gelsin. Ama kimse tek bir şey asla değildir. Bu yüzden bir aktör olarak yaptığım şey, karakterin diğer tarafını bulmaktır. Lecter'da, aslında onun probleminin ya da tuhaf psikolojisinin... düşüncesinin her yönünü o kadar kontrol altında tuttuğu için tamamen deli olduğunu keşfettim, çünkü kimse o kadar kontrol altında olamaz. Sanki o kadar aklı başında ki, karanlık ve irrasyonel bir dünyaya geçmiştir)




















KAYNAKÇA
* Bir Seri Katil Profili: Hannibal Lecter (https://www.artfulliving.com.tr/project/575/bir-seri-katil-profili-hannibal-lecter)
* The Silence of the Lambs — Dissecting a Scene (https://www.youtube.com/watch?v=9MktQ2eCR-4)
* Psikolojik Bağlamda Kuzuların Sessizliği İncelemesi İncelemesi (https://www.soylentidergi.com/kuzularin-sessizligi-incelemesi/)
* https://altyazi.net/bir-an/bir-an-kuzularin-sessizligi/
* Inside the Labyrinth : The Making of The Silence of the Lambs (https://www.youtube.com/watch?v=vzDLifACKug)
* Movie Summary and Analysis: ‘The Silence of the Lambs’ (https://creepycatalog.com/the-silence-of-the-lambs-moive-summary-analysis/)
* Kadın Kahramanın Yolculuğu Modeli Bağlamında Kuzuların Sessizliği Filmi Üzerine Bir İnceleme (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1693054)
* https://www.degirmendergisi.com/2025/05/kuzularin-sessizligi-the-silence-of-the-lambs-filminin-analizi/
* The Silence of the Lambs - Who Wins the Scene? (https://www.youtube.com/watch?v=5V-k-p4wzxg)
* Kuzuların Sessizliği'nde nasıl bir feminizm mesajı var? (https://www.bbc.com/turkce/vert-cul-39207140)
Kuzuların Sessizliği: Kötülüğe Duyulan Tuhaf Saygı ve Dehanın Gölgesi (https://mediumturkiye.com/kuzular%C4%B1n-sessizli%C4%9Fi-k%C3%B6t%C3%BCl%C3%BC%C4%9Fe-duyulan-tuhaf-sayg%C4%B1-ve-dehan%C4%B1n-g%C3%B6lgesi-f383a05df054)
* Kuzuların Sessizliği Neden Feminist Bir Öyküdür? (https://dusunbil.com/kuzularin-sessizligi-neden-feminist-bir-oykudur/)
* How To Terrify The Audience (https://www.youtube.com/watch?v=EzRHGS-HUdE)
* Just An Observation - The Psychology of Hannibal Lecter (https://www.youtube.com/watch?v=PhMKkurUPNI)
* Just An Observation - How Anthony Hopkins Improvised as Hannibal Lecter (https://www.youtube.com/watch?v=_YpAH8ufRwY)
* Kuzuların Sessizliği ve Kamera-Seyirci İlişkisi (https://sanatlog.com/sinema/kuzularin-sessizligi-ve-kamera-seyirci-iliskisi/)
* Seri Katiller Neden Öldürür? - Hannibal Felsefesi | Sinemanın Filozofları #3 - Hannibal Lecter (https://www.youtube.com/watch?v=ddUbMNRk3NY)
* Bir Film Sevdim (https://birfilmsevdim.blogspot.com/2012/01/kuzularin-sessizligi.html)
* Alfanın Dünyası - Have You Heard of the Real Story of Hannibal Lecter? (https://www.youtube.com/watch?v=6PmNghbd36I)
* Filmograf - KUZULARIN SESSİZLİĞİ | NEDEN EFSANE? (https://www.youtube.com/watch?v=53C1I0vgK9I)
* A Psychological Profile of Hannibal Lecter (https://www.youtube.com/watch?v=uwl0cWv21wQ)
* The Vile Eye - Analyzing Evil: Dr. Hannibal Lecter (https://www.youtube.com/watch?v=Ct7KDCa0ui8&list=PLOuCZqcoxnTZVtuSF9P8oYqrwqQjr1xAX&index=28)

Wednesday, April 26, 2017

Glengarry Glen Ross (1992)




Rotten Tomatoes'dan 95, Metacritic'den 84 puan almış, süresi 100 dakika olan filmin IMDB puanı 7.6. 1992 yapımı James Foley filmidir. Onunda kariyerinin en iyi filmidir kanımca. Yönetmenin kariyerine baktığımızda zaten çoğunlukla kötü filmler çekmiş: Who's That Girl (1987), Fifty Shades Darker (2017), Fifty Shades Freed (2018), Perfect Stranger (2007). Bunlar dışında orta karar seyirlik diyebileceğimiz işleri de vardır: Reckless (1984), Two Bits (1995), The Chamber (1996), The Corruptor (1999), Fear (1996), After Dark, My Sweet (1990), Confidence (2003). Bu filmlerin çoğu 5-6 puanlık filmlerdir. Bonus olarak ise filmografisinde iyi diyebileceğimiz gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanmış At Close Range (1986). Almost 7'lik filmdir. Başrollerde Sean Penn ve Christopher Walken başarılı performanslar sergilemişlerdir fakat senaryo da eksiklikler vardır.


Senarist David Mamet'in 1984 yılı drama dalında Pulitzer ödülü almış oyunundan gene kendisi senaryolaştırmıştır. Müzik ise James Newton Howard'a ait. Oyuncu kadrosunda hepsi birbirinden başarılı isimler vardir: Al Pacino, Jack Lemmon, Alec Baldwin, Alan Arkin, Ed Harris, Kevin Spacey ve Jonathan Pryce. (filmin oyuncu kadrosu o kadar iyidir ki oyuncuların çoğu çekimleri olmadığı günlerde bile diğerlerini izlemek için sete gelirlermiş) Jack Lemmon performansıyla Venedik Film Festivali'nden en iyi erkek oyuncu ödülüyle dönerken, Al Pacino en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Oscar ve Altın Küre adaylığı almıştır. Her ikisinin de performansı müthiş olup, karşılıklı oynadıkları sahneler hakikaten çok teatral buldum ve izlemekten büyük keyif aldım. Zaten metot oyunculuğu okullarında ders olarak gösterilirmiş bu ikilinin sahneleri.



Filmin Konusu: Bir emlak şirketinde çalışan 4 pazarlamacı işlerini kaybetmek üzeredirler ve patronlarını tatmin edecek satış yapamazlarsa kovulacaklardır. Bunun üzerine bu adamlar arasında çirkin bir rekabet başlar. Birçok etik veya kanuni olmayan yola başvuran, dört umutsuz emlakçının hayatlarındaki iki günden kesitleri konu alan filmde kadın karakter bulunmamaktadır.


Satış temsilcilerinin yatırımcılara pazarladığı iki emlak projesine atıfta bulunuyor: Glengarry Highlands ve Glen Ross Farms. İsimler, yeşillik ve zenginliği, kıymetli ve sınırlı bir toprak parçasını çağrıştırıyor – Mark Twain'den alıntı yapacak olursak, 'artık böyle şeyler üretilmiyor' – ve satış temsilcilerinin bunu kanıtlamak için parlak broşürleri var. Ancak bu, kendileri de dolandırılan dolandırıcılar tarafından pazarlanan bir dolandırıcılık. Sattıkları şeyin hiçbir değeri yok ve satmadıkları sürece kendilerinin de hiçbir değeri yok. 30 yıl sonra bile hala etkileyici olan muhteşem film uyarlamasında, bir motivasyon konuşmacısı onlara şunu söylüyor: 'Bu hayatta tek bir şey önemlidir: Noktalı çizgiye imza atmalarını sağlayın.' GLENGARRY GLEN ROSS birçok şeyle ilgili – erkeklik, ahlak, kapitalizm – ama temelde 'hırsızlar arasında bir şeref'tır. "Bu öykü, düşük seviyeli dolandırıcılar olarak hareket ederken dürüstlüklerini korumaya çalışan acı çeken adamları konu alıyor."

Film, iş hayatının acımasızlığını bir ofis örneği üzerinden ele almış olup, etkileyici bir dille bir sinemaya aktaran, sınırlı sayıdaki mekanların başarılı kullanımı ile tiyatro izlenimi veren ve yetenekli oyuncu kadrosuyla hikayeyi sürüklemektedir. Film boyunca hissedilen baskı, gerçek dünyada da çalışanların karşılaştığı performans baskısını yansıtıyor. Rekabet ortamında işte kalabilmek için birçok çalışanın etik değerlerden uzaklaştığı gerçeği, günümüz iş dünyasında da sıkça rastlanan bir sorun. Mamet’in diyaloglarında, insanların hayal bile edemeyeceğimi cümlelerin sonuna zaferle ulaşmalarını sağlayan bir tür mantık ve ritim var. Sonuç olarak, üst düzey oyunculukları, müthiş yazılan senaryosu ile tüm zamanların belki de en iyi girişimcilik ve pazarlama filmidir. Her türlü Amerikan Dream'e yönelik yakıcı bir eleştiri olan bu film, birçok insanın iş gününü atlatmak için ne kadar çaba sarf ettiğini hatırlatan, küfürbaz bir eser. Eskiden telefonla görüşmek, randevu almak, elinde çanta kapı kapı gezmek, listeye isim yazdırmak, broşür istemek vs. vardı. Girişimci, konuşkan, ağzı laf yapan, müşteriyi yemeğe çıkaran çakal esnaf dönemleri. Film o dönemin iş tekniğini, ruhunu yansıtmaktadır.



Alec Baldwin: Bu saati görüyor musun? Bu saati görüyor musun? Bu saat senin arabandan daha pahalı. Geçen yıl 970 Bin Dolarlık satış yaptım. Ya sen? Görüyorsun dostum, işte ben buyum ve sen bir hiçsin. İyi bir adam? Umurumda değil. İyi bir baba? Lanet olsun! Evine git ve çocuklarınla oyna.



Son olarak, Alec Baldwin'in "Always be closing' tiradı için bakınız:





Wednesday, August 20, 2014

STYLISH VAMPIR FILMI THE HUNGER (1983)



Ölümsüzlüğün değil, ölmekte olan bir vampirin trajedisi.

Vampir filmleri 70'li yılların sonuna doğru bu türün klişelerinden kurtulmaya çalışıyordu. Smokinli, pelerinli, Doğu Avrupa aksanlı vampirleri geride bırakmaya çalışıyorlardı. Orta Çağ'ın kasvetli ortamı, gotik binalar, dantelli ağır elbiseler artık düşünülmüyordu. Sadece ortak noktalar diyebileceğimiz sonsuz yaşam ve kan metaforları sabit kalmıştı. Bu vampir filmleri ana akım sinemadan ziyade genelde B movie film türünde yer alsa da, ana akım sinemacılarında kullandığı bir alttür oldu. Bu alttür kendi içinde değişik türler de barındırıyor. Bunların başında Kadın vampir filmleri geliyor. Nedir bu filmler? Bu filmlerin genel şeması, kadın vampirin doğal düzeni tehdit eden bir unsur olarak sunulması ve daha sonra da, bu kadın vampirin yok edilmesiyle birlikte doğal düzenin yeniden tesir edilmesi olarak düşünebiliriz. The Hunger, tam da böyle bir filmdir. Vampir dişleri, sarımsak ve haç da yoktur. Hatta vampir lafı bile geçmez. Bu yüzden "Revizyonist" diye tabir edilen vampir filmlerinden biridir. Şimdiye dek çekilmiş en estetik vampir filmidir ayrıca. Görselliği, gerilimi, erotizm ve gotik unsurların dozunda kullanıldığı, 80'leri çok iyi resmeden kült film. Metropol insanlarının hayvani güdülerle kendinden geçtiği gece kulübündeki açılış sahnesinden başlayarak, ucu açık bırakılan finaline kadar sürükleyici bir başyapıt. Bol vatkalı, bol derili, kabar kabar saçlı ve müzikleriyle buram buram 80'ler kokan bir masterpiece.


Vampir temasının, popülarizme bulanmamış haliyle (Twilight, Vampire Academy vs.) yansıtıldığı filmlerden biridir ayrıca. Şimdiki vampirlere göre çok daha fazla duygu derinliği barındırması ve vampirden çok insani özelliklere çok daha yakın olması, The Hunger'ı türevlerinden ayırır. Vampirlerimiz, bu filmde hallerinden mutlu değiller gibi, hayatlarının daha çok trajik boyutunu yaşıyorlar. Sonsuzluğun bir mutluluk değil aslında bir izdırap olduğu gerçeği kabullenilmiş. Vampirler sonsuzlukta lanetlenmiş ve ebediyen bu acıyı çekecekler. Şimdiki vampir anlayışına göre fazlaca farklı ve doyumsuz değiller. Az beslenen ama beslenirken o hazzı şimdiye göre çok daha fazla doruklarda hisseden bir yapıdalar.


Film, Bauhaus'tan "Bela Lugosi's Dead" şarkısı ile açılış yapar. Bir vampir filmine yapılmış en ironik giriştir bu sahne. Müzik ve sahnenin bütünlüğü ve ritmi açısından en sevdiğim açılış sahnelerinden biridir sinema tarihindeki. Modern zamanın gotik prensesi Miriam rolünü Catherine Deneuve canlandırıyor. Miriam kana tutkun ve sonsuz ömürle lanetlenmiş aşklar biriktiriyor. Kanının nüfuz ettiği bedenler bir daha eski haline gelmiyor. Vampirimizin sevgilisi Johjn olarak David Bowie'yi görüyoruz. Diğer başrolde Susan Sarandon, Miriam'ın muhteşemliği karşısında kayıtsız kalamıyor ve acımasız vampirin son aşkı oluveriyor. Miriam ve John, Manhattan'da yaşamakta, aynı zamanda klasik müzik dersleri vermektedirler. Miriam eski Mısır'dan gelme bir vampir, aşkı John'a sonsuz yaşamı çok önceden vaat etmiş ve her defasında hatırlatıyor: "Forever and ever". Şehvet ve tutku, kan, müzik derken John hesaptan olmayan bir şey fark ediyor: John yaşlanıyor, hem de çok hızlı bir şekilde. Miriam ona sonsuz yaşamı vermiştir fakat sonsuza kadar gençliği vermediğini söylememiştir. Modern zamanlara kadar yaşamayı başarmış vampir Miriam, büyük bir aşk koleksiyonuna sahip. Aşkları çok yaşlı ve hepsi de çok aç. Onlarca tabuttan farklı bır aşkı yatar ve hepsi de yaşıyordur. John hızlı bir şekilde yaşlanınca onu da diğerlerinin yanına götürüp tabutuna yatırır. Aşk olmadan asla yaşayamayan vampir Miriam'ın bu kez yeni aşkı yaşlılık hekimi Sarch Roberts'dır. Filmimiz, vampir türünü eşcinsel ilişkilerin içine sokmayı deniyor ve haylide başarılı oluyor ve buradan sonra lezbiyen vampir filmine dönüşür. O dönem lezbiyen seks sahneleri çok konuşulmuştu. The Hunger, karanlık ve stilize atmosferi, karşıt kültür öğeleri, lezbiyen alt metni ve çarpıcı kadrosu sayesinde popülerleşmiş bir kült korku klasiği.


Öncelikle sahne geçişleri çok başarılı yapılmış. Filmin belli bir başlangıcı yok. O yüzden hikayeyi bütün ve anlamlı bir haline getiren sahne geçişleri oldu. Aynı zamanda izlenilirliği artırdı. Hemen hemen her ana eşlik eden klasik müzik ve değişik gerilim anlarında arka fonda duyulan müziklerde filmin gizemli havasını tamamlıyor. Kan, şarap ve klasik müzik, piyano, çello, keman, büyük odalar ve heykelleri ile oluşturulan set dekorasyonu bir düş izlenimi uyandırarak bizleri mistik bir atmosfere sokuyor. Bu anlamda, fantastik yoğunluğu olan bir film. Ayrıca yaratılan bu atmosfer ile sanki bir post-punk grubun müzik videosu havasında geçer film. Yönetmen Tony Scott'ın bu ilk işinden önce, müzik video piyasasında da çalıştığını öğreniyoruz ve o sektördeki tecrübesini ilk uzun metrajına başarıyla taşımış. Tony Scott daha o zamandan görselliğe/ atmosfere ve renklere ne kadar hakim olduğunu göstermiş, kanıtlamış bu ilk uzun metraj çalışmasında. Sanırım, Tony Scott için bu hikayenin en korkutucu yanı, yılların güzelliği mağlup etmesiydi. Zira bildik klişelerin yaratması gereken korkunun yerini burada ölüm ve yaşlanma korkusu almış. Onca yıldır önü kesilmiş, engellenmiş yıllar bir anda bastırır, güzelliği yer bitirir ve güzelliğin sahip olduğu gücü de sıfıra indirir. Yaşlılığın bir anda ortaya çıkması yılların onlardan aldığı intikamı simgeler.


80'ler New York underground'u, punk, vampir mitolojisi ve metaforunu bin bir farklı okumasıyla kendi zaman/mekanına uyarlaması, tuhaf kamera ve kurgusu, başarılı müzikleri, sanat ve görüntü yönetimiyle tüm zamanların en iyi ve sıra dışı vampir filmlerinden biri. Bir diğeri için Interview with the Vampire örnek gösterilebilir ya da yakın dönemden Only Lovers Left Alive.



Thursday, November 28, 2013

After Glow

After Glow


"Without music, life is a journey through a desert." cümlesiyle baslar bu kısa filmimiz. Daha önce diğer kısa film çalışması House InvasiON'dan bahsettiğimiz genç yönetmenimiz Yağız Acar'ın diğer başarılı kısa çalışmalarından biri de After Glow. Tamamı Los Angeles'da çekilen bu çalışma yaklaşık 18 dakikalık bir görsel müzik şöleni. California International Short Film Festival ve Sun & Sang Film and Music Festival gibi önemli Film Festivallerinden kabul görmüş bir çalışma. İçine güzel islenmiş dramatik konusu ile de birleşince seyir zevkini de artırmış. House InvasiON'daki müzik video/öyküsel anlatım tarzını bu filmde de devam ettirmiş. Zaten yönetmenin çok sevdiği bu müzik türünü ciddi konular ile başarılı harmanlıyor. Bu anlamda kurgulama açısından da başarılı bir iş çıkartmış. Önceki filmlerinde de olduğu gibi "AfterGlow"un da editini kendi üstlenen yönetmen, yine dinamik ve sizi hikayenin içine sürükleyen bir kurguyla karışımıza çıkıyor.
Genç yönetmen Yağız Acar'a müziğin gücüne başka bir yolculuk.
Filmimiz bir hastane odasinda baslar ve ana karakterimiz Andy ile tanisiriz. Hasta yataginda olmasina ragmen kulaginda kulaklik, son setiyle ile ugrasir ve ruyalara dalar. Ruya sahneleri, Los Angeles'in harika plajlarini icerirken gunesin batisi ile bulusturur bizi yonetmen. Harika gorsellikle beraber arkadan gelen muzigin temposunun artmasiyla filmin icine cekiliriz. Derken muzik yavaslar ve Andy gerceklerle yuzlesmeye baslar. Karsisindaki doctor ona kanser oldugunu, karsilasacagi fiziksel ve pisikolojik sorunlari aktarir. Bu genc muzik sevdalisi, DJ Prodcutor, amansiz bir hastaliga yakalanmistir ve kemoterapisi yaklasmaktadir. Bunun yaninda ilk isin tedavisini alicagi ayni gunlerde, uzun zamandir gitmeyi planladigi o cok sevdigi muzik festivalide baslamaktadir. yani akli ordadir. O onemli gun gelip cattiginda cok yakin oldugu buyuk abisi onu hastanede ziyaret eder. Andy bir sekilde abisini onu cok istedigi muzik festivaline goturmek icin ikna eder. Ardindan olaylar gelisir seklinde kisaca ozetliyebiliriz filmin konusunu. Yani anliycaginiz asil tedavi disarda diyor After Glow, sokakta, ugraslarimizda, tutkularimizda, sevdiklerimizde. Kimimiz bunu muzikle, dans ile asariz kimimiz ise sevdigi baska bir isle, ugrasla. Hepimiz hayatin icindeki bizi iyi hissettiren degisik seylerle kendimizi motive ederiz. Tabi oykunun gercek olaylardan esinlenmis olmasida, hikayeyi dahada bir organic ve vurucu, hale getiriyor.
Yonetmenin bu calismasi ile anlatmak istedikleri, soylemek istedikleri sadece bunlari degin dahasida var: Bu muzik turunu seviyor, bu asikar ama bu turun ve kulturun temelinde yatan birlestirici ve iyilestirici gucu insalara anlatmak, aktarmak istiyor. Onun icinde bunu yansitmak icin belkide en iyi araclardan birini gayet de iyi kullaniyor; sinemayi. Hem kendi tecrubeleri hemde yaptigi akademik arastirmalar sonucu muzigin insan uzerindeki etkisi, melodinin psikolojik acidan hayata pozitif yansimalarini hissettirmeyi hedeflemis, bu genc sinemaci.


Drama olarak da filmimiz belli bir seviyenin ustunde. Insanlara kendi hayatlariyla ilgili onemli noktalarda secme sansi verilmesi gerektigini vurguluyor film. Yani hayatinin son gulerini hastane odasinda mi yoksa kendini ait hissettigi yerde mi gecirmeli kararini Andy vermeli diyor ve bunun mucadelesini ozelliklede abi kardes arasinda gecen dramatic diagloglarla, ekrana aktariyor. Ve Andy inandigi seyler ugruna risk aliyor, hastaneden cikip, festival dogru yol aliyor. Cunku bu muzik belkide ona uygun en iyi terapi. Festivalin o buyulu atmosferinin (burdada gorsellik on planda, yonetmen daha once bulundugu ve cekim yaptigi bir cok festivalden de tecrube ederek kamerasini nereye koymasi gerektigini bilmis) ona iyi gelicegini dusunuyor. Ek olarak sunu da belirtmemiz gerek; drami yansitmak acisindan gecmise donus ve ruya sahnelerini de iceren gecis sahneleri kisitli butceyle cekilmis bir kisa filme gore gayet carpici. Sinemadaki sahne gecislerinin sadece gecis olmadigini nasil vurucu bir sekilde yapilmasi gerektigi hakkinda bir ders niteliginde gosteriyor.
Ayrica dostlugun, kardesligin oneminide vurgulayan bir calisma. Filmde, Andy'nin kardesi Gabriel'in tek yapmak istedigi kardesini mutlu etmek ve bunun ugruna buyuk bir risk ve sorumluluk alarak kardesini hastanede kaciriyor. Doktorkiliginda kacirirken yonetmen bu sahnelere biraz mizah katiyor buda filmi eglenceli kiliyor.  Ayrica filmin sonununda acik birakilmasi, izleyende acaba sorusunu doguruyor. Bu filmi festivalde izleyenler ardindan kendini festival alaninda bulanlar, hepsinin aklinda farkli bir son, farkli bir an olduguna eminim.


Basroldeki 2 kardesin gayet basarili uyumlari, senaryonun kisa filme gore saglamligi, basarili muzik secimleri, gorsel anlamda kameranin iyi kullanimi ve iyi secilmis Los Angeles manzaralari & festival anlari ile kisa bir filmden fazlasini bulucaginiz bir calisma After Glow. Yonetmen Yagiz Acar'in da artik kisa filmlerden uzun metrajlara adim atmasi gerektigini vurguluyor. 


Friday, November 15, 2013

House InvasiON

House InvasiON




Kimilerine göre bilgisayarı müzik aleti gibi çalmak, kimilerine göre ise bir felsefesi olan (ask, barış, huzur gibi) müzik dalı. Ama ne olursa olsun artık dünyada büyük fanları olan, hemen hemen bütün gezegende dinlenen, popüler kültür ikonu haline gelen bir müzik turu; Elektronik Müzik. İçinde çok sayıda alt tur barındıran bu yelpazesi geniş müzik turu için artık ses kadar görsellik de çok önem kazanmaya başladı. Kulüplerin düzenlediği çeşitli sahne showları ile başlayan bu görsel zenginlikler kameralar ile de tanıştı. Genç sinemacı Yağız Acar da bu işe gönül veren, sevdiği, takip ettiği bu müzik turunu mesleğiyle birleştirerek bu turun video klip piyasasında da yer etmesini sağlayan bir sinemacı. Yaptığı iki kısa film çalışması ile şimdiden bir çok unlu DJ ile çalışma imkanı bulan ve onların takibine giren bu genç sinema adamının hedeflerinden biride bu müziği görsellikte de bir markaya dönüştürmek. Bu anlamda yapmış olduğu 2 kısa filminde de müziğin şehirleri diyebileceğimiz New York City & Miami'yi hatta Los Angeles'ı da ne kadar iyi kullandığını, resmettiğini söyleyebilir.
Elektronik muzik uzerine bu ilk kisa calismasi icin yonetmenin tarzını buldugu film diyebiliriz. New York'da cektigi House InvasiON yaklasık 25 dakika uzunlugunda. Aslında sinemasal tur olarak film bilimkurgu, fantazi ve video muzik arasında harmanlasmıs ve degisik, farklı bir stil ortaya cıkmıs ama bu da filmde seyirciyi yormayan aksine ilgi cekici bir hale getiriyor. Ozunde elektronik muzigi anlatan, bu turun insanlar uzerinde nasıl bir psikolojik etki yaptıgını ve insanları pozitif anlamda nasıl sekillendirdigini, bilim kurgu turu sinemadan beslenerek anlatıyor. Buna birde kurgusu olan hikaye ile destekleyerek seyir zevkini artırıyor. Bu baglamda konusuna biraz deginirsek, New York sehrinde elektronik muzigi yaymak isteyen ve genclerden olusan bir organizasyonun calısmaları ve bunu engellemek isteyen, muzik sektorunu de elinde tutan buyuk bir produksiyon sirketi ile aralarında gecen mucadele seklinde kısaca ozetleyebiliriz.
Yonetmen konusu itibariyle yapmak istedigini, hedefini gosteriyor. Genel sinema gozlemi, gorusu fantazi ve kurgu olan yonetmen bu ogeleri filminde de yeterince iyi kullanıyor. Cunku toplumlarda yeni bir konu yada turu kabullendirmek ve de bunu gorsel olarak sunmak cok zor. Hele de bu konu anlatanın kendi kisisel zevklerinden biri ise ve toplumdaki genel gecer havaya ait degilse. Demek istedigim eski kafa zihniyetindeki bir toplum yapısı yeniliklere acık olmadıgından yenilikci yaklasımlar kabul gormez. Film biraz da bundan da bahsediyor. Film yenilikleri kabul ettirme cabasinda. Elektronik muzik bangır bangır geldiginin mesajını veriyor filmde. Butun o olumlu, pozitif sinerjisini filmde yansıtıyor.


Filmdeki basrol karakterlerin baslarından gecen surec de aslında sinemanın temel kuramlarından olan kahraman ve yol ogelerini de bulmak mumkun. Yonetmen Yagız Acar kendi filmini yaparken yani bireyselligi on planda olan bir calisma gibi gozukurken, bu ogeleri kullanarak aslında topluma, genele hitap eden bir calisma ortaya koymus. Kahraman ogesi olarak filmi tasıyan genc cifti gosterebiliriz, filmin tamami boyunca yasadıklari macera ise "yol"un sinemadaki bir baska tanımı. Ayrıca film, muzigin insan vucuduna ve psikolojiye etkilerini gozler onune serer ve bize hatırlatır "muzik vazgecilmez bir olgudur hayatımızda".
Filmin sundugu baska birtakım mesajlarda var. Uyuyan toplum misali uyanısa giden yolda bir kilit rol ustlenmis muzik. Insanlar sosyal problemlerle yuzlesirken ve yalnızlasırken muzikle bir arada olabilir, birbirlerini tutabilir ve destekleyebilirler buda o toplumun refahını arttırır. Altdan altdan boyle sosyal mesajları da gozler onune sererek filmin toplumsal bir misyon edindigini de soyluyebiliriz.
Filmde, bu genc ciftimiz ve calıstıkları organizasyon kısa surede bu muzik turunu yayarlar ve insanlar uzerindeki etkilerini gozlemlemeye baslarlar. Bu sahneler de sinemanın deneysel yuzunu gormek mumkun. Bu da genc bir sinemacının kısa ama oz calısmasında ki yelpazesinin ne kadar genis oldugunu gosteriyor bize. Deneysel diyebiliriz ama kurgu da var icinde ve bir muzik turunu basarıyla ekrana yansıtmıs.
Gorsellik anlamında da House InvasiON gayet doyurucu. New York'un ustten cekimleri, Manhattan'daki kalabalık sahneler, konser ve kluplerdeki sahnelerde, ısıgın dogru kullanımı ile tam bir renk paleti icinde yer alıyorsunuz. Gorsellige gercekcilik katmak acısından da el kamerası cekim tarzı da gayet oturuyor filmin yapısına. Bununla beraber filmin editini kendisi ustlenen Yagiz Acar izleyenlere muthis bir ritim vaat ediyor.  Aynı zamanda kullanılan basarili muzikler goruntulerle de birlesince gayet guzel bir video klip izlenimide veriyor. Zaten genc sinemacının da yapmak istedigi bu: o cok sevdigi kurgu ve fantaziyi gercekci bir uslupla ve sosyal konular ile birelestirerek, ortaya gorsel yonu agır basan ama konusu da en az gorselligi kadar vurucu olan filmler ortaya cıkarmak.
Türü, kurgusu ve konusu itibariyle çok az rastlanan, belkide türünün tek örneği diyebileceğimiz filmi 2014 yılında izleyiciyle bulusturmak icin sabırsızlanan Yağız Acar piyasadan aldıgı yorumlardan dolayı filmin buyuk bir sukse yapıcagını dusunuyor ve buna katılmamak elde değil.

Monday, December 10, 2012

Kovboy Mitinin Alaşağı Edildiği Film - Midnight Cowboy (1969)


Cast: James Leo Herlihy’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmin başrollerinde 2 usta aktör Jon Voight & Dustin Hoffman var. Yönetmen ise Sunday Bloody Sunday (1971) ve Marathon Man (1976) filmlerinin de yönetmenliğini yapmış, bu filmi ile en iyi yönetmen Oscar’ını almış İngiliz John Schlesinger.

Dustin Hoffman topal rolünü inandırıcı kılabilmek için ayakkabısının içini çakıl taşlarıyla doldurmuş. Peki Hoffman, Ratso rolünü nasıl kapmıştır? Hoffman büyük caddelerden birinin köşesinde yapımcılardan biriyle ön görüşme tanışma amaçlı ayaküstü bir randevu koparıyor. Yapımcı buluşma yerine gidiyor, beklemeye başlıyor ne gelen var ne giden. Tam oradan ayrılacakken hemen ötede dilenmekte olan topal dilenci yanına yaklaşıyor ve kendini tanıtıyor: “Ben Dustin Hoffman!”

Ödüller: National Board of Review (1970), 7 dalda Altın Küre adaylığı almış, en iyi film ve en iyi çıkış yapan aktör (John Voight) ödülünü almıştır. Berlin Uluslararası Film Festivalinde OCIC ödülünü kazanmış. 7 dalda BAFTA adaylığından 6'sını kazanmıştır. En iyi film, yönetmen ve oyunculuklar dâhil. Ve son olarak 7 dalda Oscar adaylığından en iyi uyarlama senaryo, yönetmen ve en iyi film dallarını kazanmıştır. John Voight ve Dustin Hoffman en iyi aktör dalında adaylık kazansalar da o sene bu ödülü gerçek kovboy John Wayne almıştır. Fakat şahsi görüşüm ikisinin de ödülü paylaşmasıydı. Teksas'dan gelen şaşkın genç rolünde John Voight, metropol şehirdeki şaşkınlığı o kadar iyi gözler önüne sermiştir ki, performansı gerçekten kendini izlenilir kılıyor. Dustin Hoffman ise, hem sakat ve hasta hem de fakir ve dolandırıcı New Yorkluyu çok iyi canlandırmış. Bu adam gerçekten oyuncu olmak için doğmuş sayılı aktörlerden biri. İki başrol oyuncusunun yani sıra Sylvia Miles da 6 dakikalık rolüyle en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülüne aday olmuştur. Bu akademi ödüllerine aday olan en kısa performanstır.



İçerdiği seks ve uyuşturucu sahneleriyle “X” sınıflandırma alarak, Oscar tarihinin ilk yetişkin filmi Geceyarısı Kovboyu. Amerikan toplumsal yapısının çöküşüne gerçekçi bir şekilde yaklaşan 1969 yapımı film, iki kayıp ruhun birbirine tutunmalarını anlatıyor. John Voight, New York`a jigololuk yapmaya gelen erkek güzeli taşralı Joe Buck, Dustin Hoffman'ın da engelli bir verem hastası olan Rico “Ratso” Rizzo'yu canlandırmıştır. Teksas`taki kasabasını terk ederek Rüya Şehir New York`a gelen Joe Buck'ın görüntüleriyle açılır film. Fırsatlar diyarında jigololuk yaparak zengin olacağına inanan genç adam, kısa sürede rüyadan uyanır ve gerçekliğe toslar. Kendisi gibi bir “tutunamayan” olan dolandırıcı Ratso`yla, kurt kapanında varoluş savaşı verecektir.


2 oyuncusunun doğaçlama diyalogları, atmosfer yaratan soundtrack'i ve çürümeye yüz tutmuş New York simgeleriyle dikkat çeker Midnight Cowboy. Şehrin arka sokaklarında takılıp kalmış bu iki karakterin zamanla oluşan dostluğu çerçevesinde şehirdeki sınıfsal ayrımı biraz da insanı duygulandıran, acıtan bir şekilde anlatıyor filmin makaraları.

Filmde ilk başta yabancılaşma teması işlenir. Taşradan New York`a gelen kovboyumuz şaşkın şaşkın dolanmaktadır. Yerde yatan adama donup bakınmayanların şehridir burası. Sonrasında ava giden avcı konumuna düşer: Jigololuk yapmaya gelmiştir, ama kendinden yaşlı bir kadına parasını kaptırmıştır, sonra kendisini yaşlı kadınlarla tanıştıracak bir aracı olduğunu iddia eden Ratso`dan kazık yer.

En temiz film açılış yöntemlerinden biri de güzel bir müzik eşliğinde karakteri göstermek, tanıtmaktır. Bazı yönetmenler, müziğin yakalayıcı etkisinden yararlanmak isteyip hemen filmin başına koyabilirler. Şapkası ve çizmeleriyle birlikte tam bir kovboy olan Joe Buck`ın uzunca bir yürüyüşüyle başlıyor film. Ve bu noktada Harry Nilson`ın “Everbody`s Talkin” adlı şarkıcı çalmaya başlıyor. Şarkı seçiminin muhteşemliği seyirciyi etkisi altına almaya başlıyor ve karakterin nasıl bir tip olduğu ve nasıl bir çevrede yaşadığına dair bilgi ediniyoruz. Ayrıca soundtrack`inde yer alan Florida Fantasy adlı parça bizim Sezercik filmlerinde de bol bol kullanılmıştır zamanında.
Aslında, özünde bir yol filmi de diyebiliriz, alttür olarak... Kahraman yola çıkar film başlarken, Rota Teksas`dan New York`adır. Film boyunca köşeyi dönme amacı içinde hep bir yol arayışındadır metropolde. Ve filmin sonunda, bu sefer rota New York`tan Miami, Florida'yadır. Ve bu sefer gayesi başkadır, daha standartlara uygun bir amaçtır. Doğru düzgün bir iş bulup, hayatını sürdürmek, hayatta kalmak…


Film temelde dramdır, tur olarak. Ama alttürlerine inersek, yan temalarına bakarsak, filmde anti-kahraman, uyuşturucu, dostluk, yalın gerçeklik, tecavüz gibi temalar genel anlamda filmin vurucu noktalarıdır. Ayrıca, bu filmi dönemindeki sinema yapısı ve tekniği ile de değerlendirmek gerekir. Bugün bize tanıdık gelen hikâye aslında o dönem için yeniydi ve modern sinema kalıpları içinde filmin gereksiz ya da konuyu uzatan yerleri olarak sıralanabilecek sahneleri dönemin hikâye anlatıcılığı için gerekli ve de yeniydi. Ama dönem Fransız Yeni Dalgasının dünya sinemasını kasıp kavurduğu bir dönemdi ve Amerika`da da bunun etkileri o dönem görünüyordu. O yüzden yönetmenin bu filmi biraz da o dönem yenilikçiliği ile değerlendirilmeli.










Film, 60’larda tavan yapan temalar üzerine döner, zamanına göre gayet cesurdur. Cinsel özgürlük, kent hayatı, bireysellik, yalnızlık, uyuşturucu kullanımı, homoseksüellik ve homofobi, kovboyluk -40'lı 50'li yıllarda tavan yapan kovboy imajının yıkılışı, bir başka örnek Brokeback Mountain- kasaba naifliği ve kent kurnazlığı irdelediği olguların birkaçıdır filmin. Yok yoktur filmde, gerçekten alt metinleri çok dolu olan bir sinema olayıdır Midnight Cowboy.

Arka planda toplumsal olayların çok iyi işlendiği film. Hiçbir şey söylemeden, asker savaş falan göstermeden Vietnam savaşının sürdüğünü, Latin göçmenlere düşmanca bakıldığını, gelir adaletsizliğinin uçurum oluşturduğunu, izleyicinin gözüne sokmadan anlatıyor.

Parti sahnesi çok manidardır. Ratso açık büfe tezgâhtan salamları cebine atmaya başlar, bir hatun onu fark eder ve “bedava olduğu halde niye çalıyorsun” der. Ratso da "Bedavaysa çalıyorum sayılmaz ki" diye karşılık verir.


Filmde çeşitli alegoriler de vardır… Kovboy Joe`nun radyosundan duyulan ve ilk New York`a geldiğinde Amerikan rüyasına dair çeşitli şeyler duyulur… Ama işler kötüleştikçe radyoyu yani Amerikan rüyasını aç kalmamak uğruna satacaktır. Bunun yanı sıra bir Atari salonunda oyuncak tüfekle başarısız atışlar yapmaktadır. Artık ihtişamlı kovboylardan eser kalmamıştır.



Nedir bu filmin değiştirdiği? 50'li yıllara kadar Amerikan sinema endüstrisinin hedef kitleleri ve de ayrışması belli bir çizgideydi: Kadınlar için melodramlar, erkekler için western. Oysa Midnight Cowboy karakterleri melodramın içine sokuyor. Üstüne üstlük cinsellik konusunda cesur ve de açıktı, Amerikan rüyasının dışında kalanları, yoksulları kamerasının önüne yerleştirmişti; bir var olma savaşını aktarırken, eşcinselleri, yoksulları, göçmenleri kullanıyordu.


Her gün içinde görmezden gelinen Rico & Joe`nun yani yoksulluğun, dışlanmışlığın, göçmenlerin, Vietnam savaşının, cinselliğin ve cinsel açlığın, yozlaşmışların, alt kültürün en sonunda kendilerinin varlığını haykırmak için “Hey, I am walking here!” diye bağırmaları filmin her yerine işlemiştir. Joe, kovboyların vaktinin geçtiğini anladığında ise çizmelerini çöpe atmakla yetinecektir. Bu sahneyle birlikte 50'li yılların kovboy filmleri de alaşağı edilmektedir. Artık kovboy miti de sistemin ve iktidarın değişimine kurban olur.