Saturday, November 3, 2012

The Thirteenth Floor

THE THIRTEENTH FLOOR (1999)



1999 yapımı, yönetmenliğini Josef Rusnak`ın yaptığı, başrollerde Craig Bierko, Armin Mueller-Stahl, Gretchen Mol, Vincent D`Onofrio ve Dennis Haysbert`in oynadığı, Daniel F. Galouye`nin Simulacron-3 adlı kitabından uyarlanan bilimkurgu filmi.

The Matrix, Dark City, Existenz gibi varoluşçu temalara sahip filmlerle konusu itibariyle büyük paralellikler taşısa da bu filmlerin gölgesinde kalmış, DVD piyasasına düşmüş bir filmdir. Zaten saydığımız filmlere nazaran bütçesi çok daha düşüktür; yaklaşık 16 milyon $.

Matrix ile aynı yıl çekilmiş olmasının dışında benzerlik taşıdığı unsurlarının kanıtı olabilecek bir başka değişik ve güzel bir sahne de Matrix filminde yer alır: Neo`nun disketleri sakladığı kitabın adı Simulacra and Simulation`dir. Bu filmin uyarlandığı, fikirlerini benimsediği kitap.

Filmin Matrix ile kıyaslanmasını bazı kesimler onaylarken bazıları da katiyen bu kıyaslamayı kabul etmez. Nede olsa Matrix, milyonlarca dolar harcanan bir modern klasiktir, felsefidir, alameti farikadır. Fakat Matrix`in içerdiği alt başlıklar -ki bu filmde de işlenen konular- kavga, dövüş ve efektlerin altında biraz kaybolmuş gibi göründüklerinden, bazıları The Thirteenth Floor`un ana düşüncesini daha çok benimser ve beğenir.

Filmin soundtrack`inde The Cardigans, Deep Dish gibi sevdiğim, takip ettiğim gruplar var.


Film ünlü düşünür Descartes`in sözü ile başlar: Düşünüyorum, öyleyse varım.

Filmin konusuna gelecek olursak (spoiler içerir); büyük bir bilgisayar şirketinin sahibi olan Hannon Fuller çok önemli bir şey fark eder ve bunu ortağı Douglas Hall`a söyleyeceği esnada öldürülür. Keşfettiği şey sebebiyle öldürüleceğinin farkında olduğu için bir barda görevli olan Jerry Ashton`a, Douglas Hall`a iletmesi için bir mektup bırakır. Fakat Jerry Ashton mektubu açar ve okur. Douglas Hall mektuba ulaşması için sanal olarak kurulmuş paralel dünyaya gitmek zorundadır. 1930’lardaki bu dünya Hannon Fuller ve Douglas Hall`un şirketinin 13. katındaki bilgisayar yardımıyla geçiş yapılabilen ve orada buradaki kişilerin karşılığı olan bir dünyadır. Hannon Fuller`in karşılığı Grierson, Douglas Hall`un karşılığı John Ferguson, şirkette bu olayı bilen üçüncü kişi olan Jason Whitmey`in karşılığı ise Jerry Ashon`dır. Karşılıklarının bedenine geçerek 1930lardaki bu sanal dünyada farklı şeyler denemektedirler.

Hannon Fuller mektubu paralel dünyadaki Jerry Ashton`a bıraktığı için Douglas Hall cinayetin tek ipucu olan bu mektuba ulaşmak için paralel evrene gider. Bu sırada dedektif Larry Mcbain, Hannon Fuller`ın cinayeti konusunda Douglas Hall`den şüphelenmektedir ve zaten tüm deliller de onu işaret eder. Hannon Fuller`in kızı olduğunu iddia eden Jane Fuller da paralel evrene geçmeyi sağlayan makinenin iptal edilmesi için elinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Douglas Hall sanal olan evrene geçtiğinde Jerry Ashton`dan mektubu okuduğunu ve okuduktan sonra yazılanları izleyip çok kotu bir gerçekle karsılaştığını öğrenir. Jerry Ashton kendi dünyalarının sanal olduğunu öğrenmiş ve artık onun için hiçbir şeyin anlamı kalmamıştır.


Douglas Hall 1999`daki dünyaya döndüğünde Hannon Fuller`in neden kendisinin de bildiği simülasyonun sınırları olduğu gerçeğini ona iletmek istediğine bir türlü anlam veremediğinden Jerry Ashton`un yaptığını yapar ve “yol işaretlerini izleme ve hiçbir şekilde durma, barikatlarda bile” talimatını izler. Öğrendiği şey kendi dünyasının da sanal olduğudur. Karşılaştığı sahne dünyanın bittiği yerdir ve henüz tamamlanmamış sanal çizgilerden ibarettir. Bu arada Hannon Fuller’ın kızı olduğunu iddia eden Jane Fuller da ortadan kaybolmuştur. Douglas Hall izini takip ettiğinde onun da aslında başka bir dünyadan buraya gelen ve kasiyer kız Natasha Molinaro`nun bedenine giren biri olduğunu öğrenir.


Simülasyon içinde simülasyon olduğundan, matematikte alt küme kavramına karşılık gelen bir film. Inception da bu tarzda bir filmdir. Alt kümelerin hiçbiri en büyük küme olmayabilir, o yüzden filmdeki kaçıncı simülasyondur, iste burası tartışılır. Asla emin olunamamakla birlikte, insani “acaba bende bir simülasyon muyum?” diye düşündürten bir yapım.
Filmin vurucu olabilecek bir hususu da; eğer yerini alacağınız sanal karakteri öldürürseniz, onun sanal kişiliği gerçek diye tabir ettiğimiz dünyada size yerleşir. Bu oldukça ilginçti. İntihar ettiğinizde geçici olarak kullandığınız bedenin sahibi olan bilinç paralel evrende sizin bedeninize yerleşiyor. Gene bu anlamda, filmde yer alan, sanal bir karaktere aşık olma hususu var. Yani fiziksel özelliklerini beğendiğiniz birini sanal evrende yaratmak, ona istediğiniz karakter özelliklerini yüklemek ve son olarak esas kişiyi öldürüp sanal karakteri bir şekilde “gerçek” diye tabir edilen boyuta çekmek.






Film için keşke diyebileceğimiz konular da var: Keşke Gretchen Mol`un karakteri üzerine biraz daha durulabilseydi, kesinlikle efsanevi bir femme fatal çıkabilirdi. Ya da filmin sonunda, 2024 yılındaki gösterilen evrende, keşke daha dark-noir bir atmosfer kullanılsaydı, Blade Runner havası verilseydi. Bu konularda daha iyimser yaklaşılmış ve distopya yerine daha ütopik bir dünya gösterilmiş. Ve keşke başrol oyuncusu Craig Bierko yerine daha iyi bir secim yapılsaymış. Kesinlikle bir filmi taşıyabilecek, sürükleyebilecek bir başrol oyuncusu değil. Şahsi tercihim Brendan Fraser olurdu o dönem için. Bunun dışında, az görülmelerine rağmen Dennis Haysbert ve Armin Mueller-Stahl her zamanki gibi çizgilerinde, başarılı bir oyunculuk sergiliyorlar.


Film, gerçeklik algısı üzerine kurulmuş, gerçekliğin yeniden üretilmesi, yeniden inşası temeline dayanıyor. İç içe geçmiş sanal dünyalardan hangisinin gerçek olduğunu ve gerçeklik kavramının hangi ölçülere göre şekillendirildiğini anlatıyor. Filmin sonunda karakterin gerçek dünya olarak bildiği kendi dünyasının da sanal bir gerçeklikten ibaret olduğunu anlaması şu an içinde yaşadığımız dünya algısının da buna benzer bir nitelik taşıdığı öğesini düşündürtüyor. Sonuçta hangisi gerçek; dokunmak, görmek ve hissetmek mi yoksa düşünmek ve var olduğunu bilmek mi? Filmin ana konsepti ve olay örgüsünün bu düşünce etrafında cereyan ettiğini söyleyebiliriz. Diğer yandan yaratılan bu sahte dünyalara da insanın tanrıyı oynaması düşüncesi de var. Filmde insan kendisini tanrılaştırmak istediği dünyayı yaratır, onun içerisine girer ve istediğini yapabilir.


Film Jean Baudrillard`ın simularkum ve simulasyon tanımlarını fazlasıyla kullanması açısından dikkat çekicidir. Jean Baudrillard`a göre (Simulacra & Simulation, University of Michigan Press, 1994, p.9) ilk aşamada imaj yani görünen şey temel gerçekliğin bir yansımasıdır. İkinci aşamanın ortaya çıkardığı şey ise gerçeği maskeleyen ve sapkınlaştıran bir şeydir, üçüncü aşamada gerçeklik diye bir şeyin olmadığı ortaya çıkar, dördüncü aşama ise imajın hiçbir gerçekliğe dayanmadığı, sadece bir simülasyon olduğunu gösterir. Kısacası, simularkum gerçeklikte hiçbir karşılığı olmayan mutlak sanaldır. Filmde tam da bu argümanı destekler şekilde bir seyir izler.

Film, 1930’lardaki dünyada başlar, Hannon Fuller bir mektup yazmış ve onu barda görevli olan Jerry Ashton`a bırakmıştır (ilk aşama). Bir süre sonra öğreniriz ki, bu dünya gerçek değildir. Sadece gerçeğin bir yanılsamasıdır (ikinci aşama). Bunu 1999’daki yaşamın varlığı sayesinde öğreniriz. 2024’teki üçüncü bir dünyanın ortaya çıkması ve 1999’un bunun paralel dünyası olduğunu öğrendiğimizde, ilkinin gerçeğin bir saptırması olduğunu bize söyleyen şeyin de (1999’un dünyası) gerçek olmadığını fark ederiz. Böylelikle gerçeklik diye bir şeyin olmadığı fark edilir (üçüncü aşama). Filmin sonunda, 2024’ün bir televizyon kapanışı gibi bitişi her şeyin mutlak sanal olduğunu, simularkumdan başka bir şey olmadığını gösterir. (dördüncü asama).


Kritik soru şudur: Hiçbir gerçeklik yoksa görünen hiçbir şey gerçeğin bir yansıması (Platon) değilse, o halde yaşamı mümkün yaşanabilir kılan şey nedir? Filmin buna verdiği cevap bir gerçeğin (yani hiçbir gerçekliğin olmadığı gerçeğinin) farkında olunmadığı bir dünyaya geçmektir. Jerry Ashton hiçbir şeyin gerçek olmadığı gerçeğini fark ettiğinde hayatını sürdürebilmek için aradığı şey yeni bir gerçekliktir ve Douglas Hall`a “Şimdi bana neyin gerçek olduğunu göstermeni istiyorum” der. 1999’daki dünyaya gelmesi ona yaşamı yeniden anlamlı hale getirmiş ve her şey ne kadar garip olsa da, bu dünyanın gerçek olduğunu bilmesi ona burasını bir önceki dünyadan daha katlanılabilir kılmıştır. Douglas Hall da benzer bir problem yaşar ve bundan çıkış olarak bi üst dünyaya, 2024’e gitme yolunu seçer. Filmde ısrarla yeniden bir gerçeklik arayışı ortaya çıkar. Her şeyin yalan olduğunu öğrendik ama buna rağmen yaşamı nasıl hala mümkün kılabiliriz? Bu yalanlara rağmen kendimize inanacağımız yeni doğrular buluruz.





Wednesday, February 29, 2012

STANLEY KUBRICK


MUKEMMELLIYETCILIGIN USTASI: STANLEY KUBRICK


Hollywood çevrelerinde meşhur bir fıkra vardır: Steven Spielberg ölür ve meleklerin karşısına çıkar. Melekler bunun amel defterine bakar ve “Bayım sizi cehenneme alıyoruz” der. Spielberg şaşırır “Efendim, nasıl olur? Ben hayatım boyunca insanların mutluluğu için çaba verdim, muhtaç olan herkese elimden geldiğince yardım ettim, üstelik dindar da sayılırım. Cennete gitmem gerekmez mi?” diye itiraz eder. Melek “Bayım, haklısınız, güzel bir insanmışsınız ama siz yönetmensiniz. Yönetmeliğe göre bütün rejisörler cehenneme gitmek zorunda” diye cevaplar. Steven kaderine razı olur ve “Bir ricam olacak. Ben hep cenneti merak etmişimdir. Bir kapıdan bakabilir miyim?” der. Melek de Steven’a acır ve “Bir göz atabilirsin ama içeri girmek yok” der. Steven cennetin kapısından içeri bakar ve Kubrick’i bisiklet sürerken görür. Sinirle meleğe döner, “Kardeşim hani tüm yönetmenler cehennemdeydi? Adam resmen burda işte” diye bağırır. Melek içeri bakar, Kubrick’i görür ve “Yanılıyorsunuz beyefendi. O yönetmen değil tanrının ta kendisidir” der. 

Sinema tarihi boyunca, bu sanatın her türünde en iyi işlere imza atmış, her biri başyapıt ya da modern klasik olmuş kaç yönetmen sayabilirsiniz?  Çoğu sinemasever Stanley Kubrick der, başkası aklına gelmez. Sergio Leone “Spaghetti Western”in, Alfred Hitchcock ise gerilimin ustasıdır. George Romero, John Carpenter deyince akla korku filmleri gelir, George Lucas deyince de bilim kurgu. Fakat Kubrick deyince akla bir yönetmen gelir: Tarihi, epik film çekebilen, ardından bilimkurguda çığır açan, ardından korku-gerilim ve hatta savaş filmi çekebilen ve her çektiği olay olan bir yönetmen.

Stanley Kubrick 16 yaşında liseden mezun olduktan sonra, dönemin ünlü dergilerinden Look’da fotoğrafçı olarak iş bulur. Dergide çalıştığı yıllarda Amerika’yı baştan sona dolaşma fırsatı bularak birçok fotoğraf çekmiştir. İşte o fotoğraflardan birkaçı:
                                                                                                                                                                   







Etkilendiği sinemacılar Ingmar Bergman, Federico Fellini, David Lean’dir. Max Ophuls’un akışkan kamera tekniği de Kubrick’i etkilemiştir.

Uzak bir şatoda tek başına yaşayan, insanlığı sinema yoluyla ele geçirmek için planlar yapan, deli bir profesör (Christiane Kubrick)

Filmlerinin ortak noktası, bir kişinin kendini genel kurallardan arındırması ve toplumun dışına çıkmasıdır. Kubrick der ki; “İnsanın hayvani ve vahşi doğasıyla ilgileniyorum, çünkü bu onun gerçekçi bir portresidir”. Bu anlamda eserlerindeki ana karakterlerin neden kötü ya da şeytani olduğu konusunda yöneltilen bir soruya da şöyle cevap verir: “Şeytani karakterlere özel bir yakınlığım yok; ancak onların hikâyeler için son derece yararlı olduklarının altını çizmem gerekir. Naziler hakkında yazılmış bir kitabı, Birleşmiş Milletler hakkında yazılan bir kitaptan çok daha fazla insan okur. Gazeteler hep kötü olayları manşet yaparlar. Dolayısıyla bir filmdeki kotu karakterler, pekâlâ iyi karakterden daha ilginç olabilir.”

Filmi nasıl çekeceğinizin önemi yoktur, asıl zor olan neyin çekileceğidir. (Stanley Kubrick)
Kubrick çekimlerde her şeyi kontrol ederdi. Işık, kamera açıları, set tasarımı, makyaj, kostüm ve montaj gibi konularda çok titizdi. Bu da, sahnelerin birçok defa çekilmesini gerektiriyor ve çok uzun çekim sürelerini beraberinde getiriyordu. Ayrıca Kubrick, filmlerinin gösterime girecek tüm kopyalarını kontrol eden ve filmlerinin yurtdışı gösterimlerinde kullanılan afişleri denetleyen, altyazıları satır satır inceleyen titizlik abidesi biriydi. En büyük özelliği olan mükemmeliyetçiliğinden bir örnek vermek gerekirse; Uçaktan korktuğu için Vietnam’da geçen Full Metal Jacket (1987) filmini İngiltere’de çekmiş, sahneyi Vietnam’a benzetmek için binlerce ağaç getirtip, diktirmiştir. Detaycılığının yanında, fütüristliği, ileri görüşlülüğü de Kubrick’i diğerlerinden ayıran önemli bir özellik. Mesela, A Clockwork Orange’da kıyafetler ve dekorlar öyle olağandışıdır ki, dönemine göre hatta günümüze göre bile hala yeni ve etkileyici gözükür. Fakat Kubrick, filmde bunu öyle yansıtır ki ekrana, bütün bu ayrıntılar gayet olağan şeylermiş gibi aktarılır. İşte asıl aşılması, başarılması gereken durum da budur. Başka bir örnek olarak 2001 filmini söyleyebilirz. Roman uyarlaması olmasına rağmen, uzay gemisi indi demek ile bunu göstermek, çekmek, yani ekrana vermek çok daha başka bir şeydir. Unutmayın, daha o dönem uzaya giden de, aya gitmeyi planlama durumları da yok. Gerçekten araştırıp, farkına vardıktan sonra Kubrick gözümde iyice tanrılaştı. 

Ben fikir üretiyorum. Sinema yönetmeninin temel işi budur. Yönetmenin ikinci görevi, filmin seyirciye nasıl bir zevk vereceğini belirlemektir. Konu aktörlere gelince; hep en iyileriyle çalışmayı denesem bile, burada bir orkestra şefinin karşılaştığı sıkıntıları çekmem kaçınılmaz. Film yapma sürecinde en çok hangi aşamasını sevdiğimi soracak olursanız, o zaman da kurgu diye cevap veririm. Çünkü yaratıcı bir iş çıkarmanıza en yatkın zemin, kurgudur. Önceden yazarak hazırlanmak, sonradan senaryoyu kaleme almak, elbette çok tatmin edici bir duygu. Fakat yazarken bir film üzerinde doğrudan çalışmış olmazsınız. Filmin çekimi başladığındaysa, bir sanat eseri yaratmak için tasavvur edebileceğiniz en ağır koşullarla baş başa kaldığımızı bilirsiniz. (Stanley Kubrick)

Kubrick’in İlk İşleri




Day of the Fight: 1951 yılında çektiği 16 dakikalık siyah-beyaz kısa film. Kubrick’in aklına bir film çekme fikri, eski bir arkadaşının tek bir belgesel bölümü çekebilmek için $40.000 harcadığını öğrendiğinde belirmiştir. Ardından kendi hesaplarını yaparak aynı filmi $1.500’e çekebileceğini düşünmüş ve henüz 21 yaşındayken biriktirdiği para ile kamera kiraladığı mağazanın görevlisinden kamerayı nasıl kullanacağını öğrenerek işe koyulmuş. Walter Cartier isimli orta sıklet bir boksörün bir maç gününü anlatır. Look dergisinde çalışırken çektiği boksör fotoğraflarından esinlendiği söylenir. Fonografik estetiğiyle göze çarpan, izlemesi kolay bir belgesel niteliği taşır. Yönetmenlikten montaja, sesten görüntü yönetmenliğine kadar herşeyi kendisi yapmıştır. Film, RKO adlı bir şirket tarafından satın alındı ve New York’taki Paramount sinemasında gösterilerek Kubrick’e ufak bir kar getirdi. IMDB’den izlemek mümkün.



Flying Padre: Kubrick’in 1951’de yaptığı 9 dakikalık kısa film. RKO, bu belgeseli çekmesi için teklif yapar Kubrick’e. New Mexico’lu bir rahibin ve flying padre isimli uçağının siyah-beyaz çekilmiş kısa öyküsü. Daha sonra Kubrick, kendisinin de bu çalışmayı beğenmediğini itiraf eder.



The Seafarers: 1953 yapımı, renkli, 30 dakikalık kısa film. Aynı zamanda uluslararası gemici sendikasının renkli tanıtım belgeselidir.





Muhtemelen son 30 yılın en bağımsız sinemacısı, sadece stüdyo sisteminin içinde çalışmış olanı Stanley Kubrick’tir. Onun bağımsız olmadığını mı söyleyeceksin? Filmleri 30, 40, 50 milyon dolara mal oluyor (bu paralar o dönem için muazzam) ve Warner Brothers senaryoyu bile göremiyor. (Alan Rudolph)

Unfinished Projects – Bitiremediği Projeleri

Kubrick’in ölümunun ardından, şatosunda sakladığı kutulardan binlerce notlar, kitaplar ve resimler ortaya çıktı. Sonuçta yüzlerce fikir, ön çalışma, çekim planları bulundu.

Artificial Intelligence: Ölümü nedeniyle Steven Spielberg tarafından tamamlandı ve Kubrick’e ithaf edildi. Kubrick zaten Spielberg ile film adına sık sık bir araya gelmiş, fikir alışverişinde bulunmuştu. Ölümünün ardından Spielberg, Kubrick’in bu film ile ilgili çalışmalarını aldı ve kendi çalışmalarıyla fikirlerini katarak filmi tamamladı. Sonuçta ortaya kalbur üstü iyi bir bilimkurgu filmi çıktı.

Arayan Papers: 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan soykırım üzerine bir film olacaktı. Fakat 90’lı yıllarda Spielberg, Schindler’s List’i çekince vazgeçti. Çünkü hemen hemen aynı yılları anlatacaktı film. Film hakkındaki belgelerden biri de başrol için düşündüğü Joanna ter Steege ile yaptığı fotoğraf çekimi. İnternette bulmak mümkün.





Napoleon: Birçok sinemacıya göre, tarihin çekilemeyen en büyük filmi olarak adlandırılmıştır. Bunun nedeni de çoğu sinemacının artik internette de bulunabilen senaryoyu, resimleri ve taslakları görüp okumuş olmasıdır. Bu film için 500’e yakın kitap okumuş. Napoleon’un yaşadığı bölgeleri gezip, fotoğraflar çekmiş, binlerce sayfa not almış. Başrol için Jack Nicholson’ı düşünmüş. Stüdyolar filmin bütçesinin muazzam büyüklükte olacağını düşünmüş ve Kubrick de bu nedenden ötürü projeden vazgeçmiş. Ama bir gün bu filmi çekecek yeterli teknolojik olanakların olacağına hep inanmış ve o günleri beklemiş.

Onun için dahi diyorlar. İnanın bu söz bile az kalıyor (Jack Nicholson)

Fear and Desire (1953)



-           İlk filmi Fear and Desire’ı çekmek için arkadaşlarından ve akrabalarından borç para aldı. Hatta babasının hayat sigortasını nakde çevirdiği bile söylenir. Filmin yapımcılığını, yönetmenliğini, görüntü yönetmenliğini ve montajını kendisi yaptı. Kubrick’in bu filmi hiç sevmediği bilinir. Daha sonra filmi kimsenin görmemesi için bütün kopyalarını toplattırmıştır.
-           Senaryosunu Howard Secker’in kaleme aldığı film, konusu itibariyle Paths of Glory’e öncülük eder. Savaşın devam ettiği bir ormanlık alanda, bir kaç üniformalı askerden oluşan bir grubun kaçmaya başlamaları ve düşman karargâhına yaklaştıklarını fark edip, orda düşman generalini görmeleriyle ona suikast planlamaya çalışmaları anlatılıyor.



Aklıma film yapma düşüncesini getiren şey, bir sürü berbat film izlemiş olmamdı. Sinemada oturup şöyle düşünüyordum: Filmler hakkında pek fazla bir şey bilmiyorum, ama bundan daha iyi bir film yapabileceğime eminim. (Stanley Kubrick)


Killer’s Kiss (1955)

Toplam 67 dakika süren siyah – beyaz kara film bir kara filmdir Killer’s Kiss. Kubrick yazıp yönetmiştir, Frank Silvera, Irene Kane ve Jamie Smith başrolü paylaşmıştır. 1959’da Locarno Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü almıştır bu filmiyle. 1955’de tanıdıklarına borçlanarak yaklaşık $40.000’a ikinci uzun metrajlı filmi olan Killer’s Kiss’i çekti. Bu filmi yaparken de kaynakları sınırlıydı. Hatta Kubrick bu filmi yapmak için işsizlik maaşı almıştır diye de söylentiler vardır. Bu filmi tamamladığında yaşı 27’dir.


İç içe geçen geri dönüşler ile anlatılan öykünün sağlam sinema dili hemen dikkati çekiyordu. Boksör Dave Gordon, karşı evde oturan Gloria’nın bir adamla kavga edişine tanık olup, onu kurtarmaya niyetleniyor. Bu insani çıkış, pek çok entrikayı, karanlık olayları ve tuhaf bir aşk ilişkisini beraberinde getiriyor. Gloria dans salonunda çalışan kiralık partner. Patronunun ona duyduğu saplantılı aşk, Dave’in hayatını tehlikeye sokuyor, menajerinin ölümüne neden oluyor. Finalde iki sevgili, belki de yeni bir hayata başlama umuduyla Dave’in kırsalda yaşayan ailesinin yanına doğru yola çıkıyordu.

Belki kulağa saçma gelecek ama, bir genç yönetmenin yapması gereken en iyi şey eline bir kamera ve biraz da film negatifi almak ve hangi tür olursa olsun, bir film çekmektir. (Stanley Kubrick)

Hikâyenin ilk basamaklarını unutmadan; klasik anlatının temellerini zayıflatmak için uğraşmış yönetmen. Flashback tekniğinin temelini atmış. Başka resimlerle gözü kandırırken, ses ile kendi hikâyesini kurmaya çalışmış. Mesela balerin sahnesi, resim ve anlatılan hikâyenin uyuşması için düzenlenen bir sahnedir. Ailesi uğruna kariyerini feda eden ablasının intiharını anlatan genç kızın sesi üzerine, sadece sahnede bale figürleri sergileyen ablasının görüntülerinin çıkması, önemli bir anlatım metodu. Filmin de en çok beğenilen sahnesidir. Kubrick ışıkla oynama yeteneğini bu sahnede göstermiştir. 



Bu sahne dışında, yine filmde cadde boyunca kullanılan kaydırmalı çekimler gayet başarılı bulunmuştur. Bu tarz sahneleri zaten ileride, kariyerinin en iyi işlerinde tekrarlayacaktır Kubrick. Burada ise ilk defa görürüz. Geriye dönmeli anlatışlar (flashback) ve bu resimlemeler filmin önemli bir parçasıdır. Birde, Hitchcock’un sık kullandığı bir teknik olan, bir konuşma esnasında görüntünün başka bir yere odaklanması olayını bu filmde kullanmıştır yönetmen. Boksörümüz telefonda konuşurken camın diğer tarafında soyunan kadına odaklanır kamera.

Boksörün dövüşme sahnelerinde düşük prodüksiyon ve sesin yükseltilmesi sonucu seyirciyi kendine bağlayan sahneler yakalanmış. Aksi durumda büyük bir yapım olmadığı için bunu başarmak zor. Burada bir hile kullanıyor Kubrick. Daha önce çektiği Day of the Fight kısa filminde de bir boksörün bir maç gününü anlattığından, boks sahnelerinde sesi yüksek tutarak ve arşivden de görüntüler kullanarak sahneleri zengin kılıyor. Yoksa bir boks sahnesini çekecek bütçesi zaten yoktu ama buradaki işin altından başarıyla kalkmıştır. Sonuç olarak kısıtlı bütçe ile kaliteli sahneler çekmenin tam karşılığı budur.

Manhattan sokakları, damlardaki kovalama ve finaldeki manken fabrikasında geçen sahneler de gayet başarılıdır. Hele bu son sahne, sanki arenada dövüşen gladyatörleri anımsatır bize. Birinin elinde balta, diğerinin elinde mızrağa benzeyen bir cisim ve çevrelerinde yüzlerce cansız manken vardır. Gerçekten çok akıllıca düşünülmüş bir mekân.


Bazı yönetmenler filmlerinde çevrelerindeki dünyayı taklit etmekle yetinirken, bazı yönetmenler ise perdede kendi dünyalarını yaratırlar. İşte Stanley Kubrick tam anlamıyla kendi dünyasını yaratan yönetmenlerdendir. (Andrey Tarkovski)

Not: The Killing, Paths of Glory & Spartacus'u içeren 2. Kubrick yazımda yakında buralarda yerini alıcaktır.




Sunday, November 20, 2011

Dostluk Üzerine Yapılmış En Etkileyici Film: The Deer Hunter (1978)





Yönetmen: Kariyerinde sadece 7 film bulunan, Heaven’s Gate (1980) filmi ile United Artists film şirketini iflasa sürükleyen, en iyi filmi bu film olan (nitekim en iyi yönetmen Oscar'ını almıştır bu filmde) Michael Cimino, günümüzde hiçbir yapım şirketinin çalışmak istemediği bir yönetmen. Tabii ki bunu Heaven’s Gate faciasına ve geçmişte çekip, gişede başarısız olan The Sicilian, Desperate Hours ve The Sunchaser filmlerine de borçludur. Yalnız bu filmdeki kurgusu, yalın anlatımı ve geçişleri ile gerçekten çok başarılı bir işe imza atmış, yetenekli olduğunu kanıtlamıştır İtalyan asıllı Cimino.


Oyuncu Kadrosu: Böyle bir casting yok! Robert De Niro başrolde döktürüyor. Bu filmdeki rolüne hazırlanmak için, Bob takma adı ile kısa süre de olsa gerçek çelik işçileri ile beraber çalışmış ve kimse onun De Niro olduğunu fark etmemiş. Esir kampı sahnelerinde, yediği her dayak ve tokattan sonra yarı öfkeli, yarı gülen yüzlü, içinde bulunduğu durumu mimikleriyle aktaran, “mükemmel performans” tanımının ta kendisidir. Bir röportajında “Hayatımda etkisinden kurtulamadığım tek filmim” demiştir kendisi.


Christopher Walken bu filmdeki performansı ile Oscar’ı alıyor. Filmin başında neşeli, hep gülen Nick rolünden, filmin sonunda Rus ruleti oynattırılan Nick’e dönüşüm sürecini öyle bir canlandırmıştır ki, bir nevi oyunculuk dersidir Walken’in performansı. Meryl Streep’in gençlik halleri gözümüze çarpar filmde ve o da bir Oscar adaylığı kazanır performansı ile. Yan rollerde de kendisinden beklenmeyen başarılı performansı ile Jon Savage, George Dzundza ve kemik kanserinden vefat etmeden önce bu filmde oynayan John Cazale bulunuyor. (Yönetmen Cimino, Cazale’in hastalığını bildiğinden, ilk önce onun sahnelerini çekmiş) Bütün oyuncu kadrosu çok ama çok başarılı, hatta savaş esirlerini tokatlayıp, Rus ruleti oynamaya zorlatan Vietkong askerleri bile çok başarılı. Zaten filmin durağan kısımlarını, oyunculukları ile kurtarır The Deer Hunter.


Temel Bilgiler: Film, Erich Maria Remarque’ın 1. Dünya Savaşı’nda geçen ve bir askerin anılarına dayanan Drei Kameradan adlı eserinden esinlenilmiştir. 1996 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek, ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. 9 dalda Oscar adayı olmuş ve bunlardan 5’ini kazanmış: En iyi film, en iyi yönetmen, kurgu, ses ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Christopher Walken). IMDB top 250’de 134. sırada bulunmakta şu an itibariyle.


Film, ABD’nin Pensylvania eyaletinde, nüfusun önemli bir bölümünü Ortodoks –Rus göçmenlerin oluşturduğu küçük bir endüstri kasabasında geçiyor. İşçi sınıfına mensup Rus kökenli 3 arkadaşın küçük kasabalarındaki yaşamlarına, Vietnam Savaşı’nda görev almalarına ve geri geldiklerinde yaşadıkları sıkıntılara tanık oluruz filmde. Zaten böyle bir açıdan bakarsak, film karakterleri savaş kahramanı değil, savaş sonrası perişan hale gelmiş birer kayıp olarak anlatır bize. Yani filmin asıl derdi anti-militarizm mesajı vermek, ya da savaşı eleştirmek değildir. Yönetmen savaş gibi basit olabilecek bir eleştirinin altına, daha derinine inerek, arkadaşlık kavramlarını vurguluyor. Yani bütün o savaş ve eleştiriler bir nevi bahane gibi kalıyor filmde. Biraz açmak gerekirse; filmin savaş ve sonrasındaki ağırlığı ve gerçekçiliğini ortaya çıkarmak için filmin başındaki düğün sahnesini ele alalım. Bu sahne uzun olsa da, bireyleri ve arkadaşlığı yansıtır. Özetle, konu Vietnam Savaşı gibi görünse de, filmin tamamına hâkim olan konu arkadaşlık ve yabancılaşma kavramlarıdır. Yabancılaşmayı değişim olarak da adlandırabiliriz bence. Bu değişim filmin kurgusu ile çok başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Şöyle ki; filmin başı, yani savaş öncesi müthiş eğlenceli, enerjik ve coşkulu iken, savaş sonrasında temposu düşük, karamsar bir film halini alıyor. Uzun düğün sahnesi ve filmin sonu, uçuk birer tezat. “Bu insanların yaşamları buralara sürüklenemez, olmamalı, bu hale gelmemeli” izlenimini yaratıyor. Bu açıdan epik film koşullarını da yaratarak tam bir başyapıt halini alıyor film.




Aslında filmin alt metininde önemli bir başka vurgu da var: Rus göçmenlerin ‘gerçek’ Amerikalılar gibi olmak istemeleri, yani o ülkeye uyum sağlamak için her şeyi yapabilecekleri, orduya bile girebilecekleri, böylece o ülkenin bir parçası olacaklarına inanmaları. Finaldeki ‘God Bless America’ şarkısını söylemelerini de buna yorabiliriz. Ama aynı zamanda etnik kökenleri unutmayan bir topluluk karşımızdaki. Çünkü düğün sahnesinde bütün o geleneklerine uygun kutlamaları yaparken görebiliyoruz bu karakterleri. Yani “biz bu ülkenin parçasıyız ama kökenimiz de bu” mesajını veriyorlar. Aynı zamanda “geleneklerimizden de taviz vermeyiz” diyorlar.


Filmde tuhaf gelebilecek bir durum var. Bu Rus kökenli karakterlerin aileleri zamanında Bolşevikler’den kaçıp Amerika'ya gelen ailelerin torunları. Ama simdi savaşta komünistlere karşı savaşarak, bir dönem ailelerinin ait olduğu bir kuram ya da kavrama karşı mücadelenin içinde kendilerini bulmaları, gayet ironik bir durum.


Film öyle imgeler ve alt metinler barındırıyor ki; izledikçe ve anladıkça film daha zevkli bir hale gelip, gözünüzde Tanrı’laşabiliyor.


Bir başka önemli olduğunu düşündüğüm durum da filmin bireyden topluma doğru gelişimi durumudur. Filmin başındaki av sahnesine bakın. Michael (De Niro) karakteri sırf zevk için geyiği vurur. Umursamaz o geyiğin ölümünü. Sonrasında savaş sahnelerinden birinde Vietnam askerleri sivillerin gizlendiği bir barakaya el bombaları atar ve kurtulan anne ve bebeğini tam öldüreceklerken Michael Vietnam askerini lav makinesi ile yakar. Bu sahneden sonra Michael ölümü ve öldürme düşüncesini anlar, bu vahşetin farkına varır. Zaten eve döndükten sonra bir daha geyik avlayamaz. Michael can almaktan uzaklaşır bir nevi. Yani ‘Neden öldü bunca insan?’ sorusu sorulurken, av savaşa, geyik insana ve ölüme dönüşür bir nevi. 3 arkadaş savaş kahramanına dönüşür. Yani filmde mikrodan makroya dönüşler gözlemlenir. Bu tarz geçişler oluşur filmde.


Askere gidecek olan 3 genç (Walken, de Niro, Savage) kasabadaki yakın dostları ile son defa eğlenmek için arkadaşlarının barına giderler. Barı işleten arkadaşının piyano başına geçip de hüzünlü bir şarkı çalmaya başlaması ile hepsi bir anda uzaklara dalarlar. Şarkı yavaş yavaş biterken, arkadan bomba ve makineli tüfek sesleri gelir; evet, onlar artik Vietnam'da savaşıyorlardır. Bu izlediğiniz 15 saniyelik görüntü, sinema tarihindeki en iyi geçişlerden biridir ve siz de izleyici olarak o geçişe şahit olmuşsunuzdur.

Savaş Öncesi (Düğün): Bütün bu düğün öncesi ve düğün sonrası sahneler, aşırı derecede önemli. Savaş öncesindeki karakterlerin bütün o eğlenceli hallerini yansıtır. Savaşın sonunda karakterlerin savaş öncesindeki hallerinden eser kalmadığını, nasıl değiştiklerini görmek ve gözlemlemek açısından büyük önem taşır.


Yalın bir gerçeklik duygusu ve etkileyici oyunculuk performanslarıyla göze çarpan filmin ilk bölümlerinde yer alan ve yaklaşık 45 dakika uzunlukta olan düğün sahnesi (bütün düğün çekimleri 5 gün sürmüş), Amerika’da kendi kültürlerini yaşamaya çalışan insanlara ilişkin bir belge gibidir. Düğünde ayrıca Vietnam'dan yeni gelmiş olan bir subayı da görürüz, bakışları ve hareketleri bile orada neler olduğunu çok iyi özetlerken, bizim kafadarlar bunu umursamazlar çünkü aşırı derecede sarhoşturlar o sırada, hatta
De Niro askere içki ısmarlamaya çalışırken dalga bile geçer.


Günümüz filmlerinde bolca kullanılan “foreshadowing” metodunun, yani ‘bir hikâyede ileride olacak herhangi bir olayın önceden küçük ipuçlarıyla belirtilmesi’ olayının en sarsıcı örneklerinden biri, bu filmdedir. Düğün sahnesinde gelinin gelinliğine damlayan içkinin kırmızı damlaları, ileride yaşanacak vahşetin habercisidir.

Savaş Sonrası: Karakterlerimiz Vietnam’da esir düşünce zorla Rus ruleti oynattırılırlar. Bu da onları delirtir, özellikle de Nick’i (Walken). Bir kere ölümü atlattın mı, artık ondan korkmaz hale gelip, hayatla olan bütün ilişkini kesersin. Film bize savaştaki bu sahneleri ile Rus ruletini bu mesajla anlatırken, kamptan kurtulsalar da Nick artık eski o neşeli çocuk değildir. Saygon’daki hastanede boş gözlerle cesetlere bakarken, kimlik tespiti için bir subay gelir ve ona soyadını sorar. O da ‘Chevatarevich’ der. Subay bunun nasıl bir isim olduğunu sorduğunda “It’s American” der boş boş bakarak. Ardından Saygon caddelerinde dolaşırken, bir gece silah sesi duyar. Önce korkar, sonra o sesi takip eder. Rus ruletinin yapıldığı yasadışı bir ortamda bulur kendini. Artık onun yeni evi burasıdır. Uyuşturucu ile oynatılır, ölümden korkmayan yapısı ile bahisçilerin gözbebeği olurken, kazandıklarını ülkeye gönderilen gazi arkadaşı Steven’a (Savage) gönderir. Vietnam’dan ilk dönen de odur (o kim? Steven mı?). Michael (De Niro) da Steven’ı ziyaret sırasından Nick’in yaşadığını öğrenmiştir. Saygon’a geri dönerek, Nick’i geri getirmek istemektedir. Ama Nick geri dönmek, yani eski yaşamına dönmek istememektedir. Zaten ilk başta Michael’ı tanıyamaz, çünkü uyuşturuculardan uçmuştur. Michael ise onu ikna etmeye, eve götürmeye çalışırken, evlerindeki dağları, ortamı, geyik avlarını anlatır ve oradaki diyaloglarda geçen ‘tek kurşundan’ (one shot) bahseder. Michael resmen yalvarmaktayken, Nick’in aklına one shot gelir ve Rus ruleti masasında ‘one shot!’ diyerek umarsızca tetiği çeker. Evet, artık Nick yoktur. Michael evine döner ve arkadaşları ile barda dolanır. Film burada biter. Hepsi üzüntülü bir şekilde ‘God Bless America’ şarkısını söylerler. Kimilerine göre bu son olmamıştır, ya da çok Amerikan milliyetçiliği kokuyordur.


Film genel anlamda dostluk, arkadaşlık alt metinde yerini alırken, hep bir paylaşım, hep bir beraberlik havası hakimdir filmde. Başındaki düğünden tutun da beraber yaptıkları geyik avlarına, savaşta beraber çarpışmalarından tutun da filmin sonunda barda toplanmalarına kadar. Hatta filmde savaş yoktur, Vietnamlılar bile yoktur. Amerikalılar’ın savaş sonrası geçirdikleri travmalar vardır. Savaş sonrası değişimleri vardır ama, buna rağmen ‘God Bless America’ demeye devam ederler. İşte bu yüzden bana göre filmin sonundaki bu sahne absürd değildir, aksine cuk oturmuştur.







Tuesday, October 11, 2011

Blow (2001)



BLOW (2001)



Her zaman aklımın bir ucunda olucak olan Providence - Avalon tayfasına…

Otobüs ile Providence’dan New York’a giderken, otobanın bir tarafında, muhtemelen Connecticut civarindaki Danburry'de büyük bir hapishane var. İşte Boston George abimizin kaldığı mahpushane de orası. Blow’u çok kez izledim fakat oradan geçerken tekrar aklıma takildi ve efsane sözleri ile blog’da yerini almalı diyerekten başladım karalamaya… Eee ne de olsa kişisel koleksiyonumda yer alan, arkadaş ortamında izlenebilecek, ortama iyi gelebilecek bir film Blow. (Blow, İngilizce argoda kokain anlamındadır. “I got nice blow”, yani “iyi malım var” diyerek dolaşırlar etrafta torbacılar)

George: This is Grade A 100% pure Colombian cocaine, ladies and gentlemen. Disco shit… (Bu gördüğünüz, birinci sınıf yüzde yüz saf Kolombiya kokainidir bayanlar & baylar. Disko malı…)


George Jung, küçük girişimci bir babanın oğludur. Ailesinin iki yakayı bir araya getirmekte ne denli zorlandığını görerek büyür ve bir yetişkin olarak asla maddi zorluklar yaşamamaya şartlar kendini. Kalifornia’ya göç eder ve orada uyuşturucu işine bulaşır. Sonuçta, bir yandan maddi açıdan başarı, bir yandan da hapis gelir. Kodeste tanıştığı biri, yeni yeni yaygınlaşmakta olan kokain pazarında birlikte iş yapmayı teklif eder ona. Serbest bırakılır bırakılmaz George Jung ya da nam-ı diğer Boston George, ABD’deki kokain piyasasında büyük oynamaya başlar ve kısa sürede pazarın %85’ini elde eder. Uyuşturucu George’a maddi anlamda çok şey getirse de asla onaramayacağı manevi birçok şeyi de ondan sonsuza dek alacaktır.

George: Danbury wasn’t a prison, it was a crime school. I went in with a Bachelor of Marijuana, came out with a Doctorate of cocaine. (Danbury bir hapishane değildi, orası bir suç okuluydu. İçeri girdiğimde Marijuana diplomam vardı, çıktığımda ise kokain konusunda doktora yapmıştım)

Konusunu bu şekilde özetleyebileceğimiz filmin başrolünde Johnny Depp gene çok cool. Yardımcı rollerde Penelope Cruz, Franka Potente ve George’un babası rolünde Ray Liotta’yı görüyoruz. George’un annesi rolündeki Rachel Griffits, bu filmde oğlunu oynayan Depp’den biraz büyük ama rolünde çok başarılı. Jordi Molla ve Paul Reubens ise abartili performanslar sergiliyorlar. Pablo Escobar rolünde ise, İbrahim Tatlıses’in gençliğini de oynayan, yan rollerin aranan adamlarından Cliff Curtis var. Yönetmen ise genç yaşta kaybettiğimiz, aşırı dozda kokain yüzünden kalp krizinden ölen Ted Demme.


Blow ne uyuşturucu kullanımına, ne uyuşturucu trafiğinin ardındaki kartellere, ne de uyuşturucuya karşı verilen mücadeleye yoğunlaşıyor. Evet, bu saydıklarım filmde yaşanan olaylar. Ama asıl mevzu, 60’lı yılların sonunda ufak bir marihuana satıcısı olan Boston George’un bazı tesadüfler ve zekâsı sonucunda, kendini ABD’nin kokain tekeli ilan edişi. Filmde yok yok: George’un gençliği, ota başlaması, efsanevi Escobar ile tanışması, ortağı ile ilişkisi, kadınlar ile ilişkisi, tutuklanması... 60’larda başlayan hikâye günümüze kadar gelmekte böylece.

George: We invented the market place. In fact, if you snorted cocaine in the late 1970's  or early 80's, there was an 85% chance it came from us. (Uyuşturucu pazarını biz yaratmıştık. Öyle ki 70'lerin sonunda ya da 80'lerin başında kokain kullandıysanız %85 olasılıkla bizden almışsınızdır.)



Blow ile ilgili en dikkatimi çeken unsur, George’un ailesi ile ilişkisi. Çünkü onlar gibi fakir kalmamak için, fakirlikten nefret ettiği için bu yola sapıyor. Ailesi film boyunca George’un hayatını zorlaştırıyor, özellikle annenin buradaki payı büyük. Fakat film bunu işaret eder gibi göstermiyor, didaktik bir şekilde yapıyor. Bu inişli çıkışlı hikâyeyi ekrana ustaca aktarıyor yönetmen Ted Demme. Bunda başarılı soundtrack’in de etkisi büyük. Çünkü kısa tutulmuş planlarla izleyiciyi sıkmadan finale kadar gelen film, sanki bir müzik klibi tadında… İşte bu yüzden de, Blow birçok konuya değinen ama derinlemesine çözüm önermeyen, derin mevzulara dokunmaya kalkışmadığı için gayet başarılı olmuş bir film. Bu yüzden de 90’lar ve milenyum neslinin kült filmlerinden biri olma yolundaki potansiyeli de giderek artıyor.




Johnny Depp, George karakterinde, 40 yıldır bu işlerle uğraşmış, binlerce insanı bu batağa çekmiş birini canlandırırken çok başarılı. Fakat film bittiğinde adama kızamıyor aksine tapıyorsunuz, sempati duyuyorsunuz. Filmi yapanlar da bu adamı sevmiş belli.



George: 15 kilos of cocaine? That’s nothing. I piss 15 kilos. (15 kilo kokain mi? Bu hiçbir şey değil. Ben 15 kilo kokain ......)



Filmin sonunda kızı hala onu görmeye gelmemiştir Danburry’e. Ziyaret etmemiştir hiç. Ama George aslında hep kızının iyiliğini isteyen, bunun için çaba veren bir babadır. Geçmişi kapatıp kızı ile temiz bir hayat yaşamak istemiştir hep. Ayrıca jenerikler girmeden hemen önce, gerçek George Jung’un yüzünü gösterir kamera bir kaç saniye kadar. İnsanın içini bir kötü ediyor bu fotoğraf karesi ve ondan sonra jenerik görünüyor.















Thursday, September 8, 2011

SERGIO LEONE VE BATI ÜÇLEMESİ

SERGIO LEONE VE BATI ÜÇLEMESİ

Usta’nın Dolar Üçlemesi’nin ardından, şimdi de Batı Üçlemesi’ne göz atacağız.

Bu sefer kamerasını batıya, Amerika’ya götürür üstad Leone. Dolar Üçlemesi’nin yarattığı büyük etkiden sonra, Hollywood yapımcıları onun Amerika’da da Western çekmesini istemişler. Leone artık kafasında Western’i bitirmişken, yapımcıların bu isteği karşısında çaresiz kalır. Çünkü o hep yapmak istediği Gangster filmini çekmeyi hayal eder. Bu hayali erteleyerek ilk Amerikan yapımı Western’ini çeker: Bir Zamanlar Batı’da…

Once Upon A Time In The West (C’era Una Volta il West, 1968)


Filmin oyuncu kadrosunda Frank rolündeki Henry Fonda, Harmonica rolündeki Charles Bronson, haydut Cheyenne rolünde Jason Robards ve Jill rolünde Claudia Cardinale yer alır. Öncelikle filmin çekilme süreci ilginç. Daha önce de belirttiğim gibi, Amerikalı yapımcılar ondan Western çekmesini isteyip ona birçok oyuncu önerirken, Leone sadece bir tanesi ile çalışmak istediğini belirtir: Henry Fonda. Leone uzun zamandır onunla film çekmek istiyordur. Amerikalılar'ın bu temiz yüzlü kahramanına hayatında alabileceği en kötü adam rolünü teklif eder. Yapımcılar ne kadar karşı çıksa da (Şimdiye kadar H. Fonda hep idealist Amerikalı, kahraman ve iyi adam rollerinde oynamıştır) Fonda rolü kabul eder. Hatta o dönem buna inanmak istemeyen birçok Amerikalı izleyici, bunun gerçekleştiğini gördüklerinde sinema salonlarından yarıda çıktılar. Ama Fonda yıllar sonra “hayatının rolü olduğu” itirafında bulunur. Bence filmdeki en iyi performans ona ait. Diğerleri de iyi oynamıştır, fakat Fonda’nın Frank karakteri sinema tarihinin “en iyi kötü adamlarından” biridir.


Wobbles: Beni uzun zamandır tanıyorsun Frank, bana güvenebilirsin.
Frank: Hem kemer, hem pantolon askısı takan birine kim güvenir? Herif kendi pantolonuna güvenemiyor.


Filmin yaklaşık 10 dakikayı bulan giriş sahnesi çok başarılı. Sahne ıssız bir alandaki tren istasyonunda geçiyor. 3 parkalı (bu filmdeki en şık giysili) adam istasyonda beklemektedir. Uzunca bir süre beklerler, bu sırada değirmenin gıcırtısı ve sinek vızıltısı bize eşlik eder. Bu sesler o kadar rahatsız edici ki, sanki biz de onlarla istasyonda bekler gibiyizdir. Anti-kahramanımız Harmonica’nın gelip de, bu üçünü temizlemesi ile biz de bu gergin istasyon ortamından kurtuluruz. Biz rahatlarız ama, Harmonica yaralanır.



Harmonica: Frank nerde?
Parkalılar: Frank bizi gönderdi.
Harmonica: Bana at getirdiniz mi?
Parkalılar: Görünüşe göre, bir at eksik getirmişiz.
Harmonica: Hayır, fazladan iki tane getirmişsiniz.



Filmin tek kadın karakteri Jill’in kasabaya gelip de at arabasına atladığı, Sweetwater’daki evine doğru yola çıktığı sahnelerde iki şey gözümüze çarpar. İlki Anıt Vadisi’nin harika görüntüleridir. İkincisi ise, at arabasını süren yaşlı adamın özellikle de tren raylarının inşasını gördüğü zamanki serzenişleri… Ne de olsa, bir başka ulaşım aracı olan trenler gelecek, bu yaşlı adamın işini elinden alacaktır. Kovboyların dönemi bitmek üzeredir. Devir değişimin, modernizmin devridir. Jill karakterini canlandıran döneminin en güzellerinden Claudia Cardinale güçlü kadın imajıyla, Westernler’de eşine az rastlanır bir imaj sergiliyor. Hem de bu 3 erkek karakterin arasında hiç de sırıtmıyor. Kadına hep sırtını dönmüş Western, Leone’nin cesaretiyle bu sefer kadını tam merkeze koyuyor.


Leone filminde sesleri o kadar başarılı kullanmıştır ki, sanki filmin bir oyuncusu da sesin kendisidir. Filmin diyalog olmayan kısımlarında sesler ortaya çıkar. Şöyle ki; tren istasyonundaki ilk sahnede, suyun damlama sesi ve sinek vızıltısı ortamın bir parçası, atmosferi tamamlayan önemli bir nokta. Bir de Morton karakterinin okyanus tutkusunu bize gösteren dalga sesleri. Özellikle de vurulduğu sahne; çamura düştüğü kirli suya baktıkça, Leone dalga seslerini verir ve burada sesin dramatik etkisiyle tanışmış oluruz. Bununla birlikte Morricone’nin müzikleri gene efsanedir, fakat bu sefer elektrogitar da ekleyerek tavan yapmıştır. Filmin çekimleri bu müzikler eşliğinde yapılır, bu da oyuncuların motivasyonunu üst seviyeye çıkarır. Filmdeki bir başka enstrüman da Harmonica’nın mızıkasıdır. (Harmonica zaten mızıka demek, burda bi cinlik yapmış Leone sanırım). Karakterin ve mızıkasının filmin sonunda ortaya çıkan hikâyesi benim favori sahnem olmakla birlikte(spoiler vermemek için yazmıyorum) bu sahnedeki dram, müzik, görsellik ve sinematografi günümüzde bile hala çok zor çekiliyor.



Harmonica (Charles Bronson) Cüneyt Arkın’ı andırıyor ama bizimkisi Fatihin fedaisi…






Bu filmin DVD ek özelliklerinde, filmin senaryosuna katkıda bulunan Bernardo Bertolucci, Leone ile tanışmasını şöyle anlatıyor: “İyi, Kötü ve Çirkin’in gösterim salonlarından birinde onu gördüm ve büyük hayranı olduğumu söyledim. O da bena, neyini beğendiğimi sordu. Ona ‘Kamerayı atların arkasına koyarak onların gücünü gösteriyorsun, klasik Westernler’de seyir sırasında atlar hep yandan ya da karşıdan çekilmiştir’ dedim. Bana baktı ve dedi ki: ‘Bir sonraki filmimin senaryosunu sen yazacaksın.’”

“Ne Batı’dan ne de Doğu’dan. Amerika’nın mitos boyutundaki kavramları ile büyülenmiş değilim, ben bireyden söz ediyorum. Bireyden ve sonsuz ufuktan, İnanıyorum ki, sinema, çok ender birkaç örnek dışında, bu iki düşünceyi bu kadar iç içe kapsamamıştır. Düşünürseniz, Amerikalılar da bu yönde gerçek bir caba ortaya koymamışlardır. Yine de sinemanın demokrasi uygulamalarından daha somut şeyler ortaya koyduğu yadsınamaz. Easy Rider, Taxi Driver, Scarface, Rio Bravo gibi yapıtlara bakin. John Ford’un uçsuz bucaksız alan görüntülerini, Martin Scorsese’nin klostrofobik metropol sahnelerini ayni ölçüde severim. Sosyolojik olguları benimsiyorum, ancak masallar da beni çok etkiliyor. Özellikle karanlık yanları ile…” Sergio Leone.

Duck, You Sucker (Gui La Testa, Once Upon A Time In the Revolution, 1971)

Leone’nin hakkı yenmiş, diğer filmlerinin gölgesinde kalan, Batı Üçlemesi’nin ikinci filmi. Meksikalı Juan rolünde Rod Steiger, Eli Wallach’a benzer bir performans sergiler. İrlanda’dan gelen John rolündeki James Coburn ise eski IRA üyesi bir dinamit uzmanıdır. Western tonları ile devrim atmosferini başarılı bir şekilde birleştirmiştir Leone. Film, Çin lideri Mao’nun sözleri ile açılır: “Devrim bir akşam yemeği değildir. Devrim bir edebi eser değildir. Devrim incelikle yapılmış bir nakış değildir. Devrim bir şiddet eylemidir.”



Filmde, Meksikalı Juan, ailesi ile soygunlar düzenler, geçimini öyle sağlar, aklında ise büyük banka vardır, Mesa Verde bankası. Fakat devrim devam ediyordur ve yalnızca kendisini ve ailesinin çıkarlarını düşünen bu adam, yoksulluktan da gelmesini sebep bilerek, bir şekilde devrimin parçası oluyor. Hatta ilerleyen kısımlarda yakın dost olacağı John’a bir devrim tanımı yapar ki, Juan’ı tanımayanlar onu Che bile sanabilir: “Devrim mi? Kitap okuyan insanlar, kitap okuyamayanlara gider. Fakir insanlara ‘Değişiklik yapmanız gerek’ der. Böylece fakirler kışkırtılır. Sonra kitap okuyan insanlar büyük, cilalı masalarda oturur, konuşur, şarap içerler. Peki fakir insanlara ne olur? Onlar ölmüştür çoktan. İşte senin devrimin bu! O yüzden sakın bana devrimden söz etme!” (Bu arada bahsedilen devrim, 1913 Meksika Devrimi). İşte buradan yola çıkarak filmde Juan’ın yolculuğunu kısaca özetleyebiliriz: Meksika devriminde, bir hırsız olan anti-kahramanımızın para uğruna çıktığı yolda, zoraki bir devrimci kahramana dönüşme sureci…


Açılışta at arabası içindeki yemek sahnesinde Leone stilini konuştururken, diğer yandan da sınıf ayrımı üzerine çok güzel eleştiriler yapıyor. Zenginlerin olduğu bu at arabasının içinde bir peder de vardır, o da dahildir bu insanlık ayıbına. (ayıp çünkü Juan’i aşağılayan ekipte o da var) Zaten adamımız Juan bir güzel aşağılanır bu sahnelerde. Leone bu kişilerin ağzına kadar girdiği yakın plan çekimini sürdürür. O kadar itici, sinirleri bozan bir muhabbettir ki, Juan’ın onlara oynadığı oyunu görünce, bir “helal olsun” çekeriz. Sonrasında bizim Meksikalı İrlandalı ile tanışır. Film ilerledikçe, İrlandalı John aydın bir devrimciyken Meksikalı Juan’ın köylü bir devrimci olduğunu fark ederiz..

Yakın plan çekimler gene çok hakim sahnelere. Colt silahlar yerini dinamitlere ve mitralyözlere bırakmış bu filmde. Eee ne de olsa devrim oluyor! İyi, Kötü ve Çirkin'e benzer bir köprüyü hava uçurma sahnesi var ki dillere destan. Bu patlama sahnelerinden sonra “acaba Leone’ye blockbuster projelerindeki kadar bütçe verilse ne çekerdi?” diye düşünmeden edemedim. Üstad aramızdan ayrılmasaydı, muhtemelen “Stalingrad” için çekeceği savaş filminde bunu görebilirdik. Bir buna, bir de Kubrick’in  hiç izleyemeyeceğimiz Napoleon filmine üzüleceğim hep.

Filmin John’a ait olan flashback sahneleri de gayet başarılı. John İrlanda’da da bu işlere bulaşmış, en yakın arkadaşından olmuştur. Juan’a bakınca, kaybettiği en yakın arkadaşını görür. Juan ise onu dinamitleri ile tanımıştır. Bunu bankayı soymasına yarayacak bir işaret olarak görüp, tanışmalarına kader diyecektir. Böylece, iki kahramanımızın kaynaşması ile devrime doğru yolculukları devam eder.


Filmin gölgede kalmasının nedenlerinden biri de dağıtım ve isim hakları konusundaki problemler. Film ilk olarak “Duck, You Sucker” adıyla gösterilir, tutmayınca “A Fistful of Dynamite” ismiyle gösterimine devam edilir. Batı Üçlemesi olarak ise “Once Upon A Time In the Revolution” ismini taşır. Ayrıca film 80’lere dek Meksika’da yasaklanmıştır. Nedeni de, devrim ile ilgili olarak “yoksullar gene yoksul” anlamındaki eleştirilerin sert bulunmasıdır.

Once Upon A Time in America (1984)

“Once Upon A Time in America kuşkusuz benim en iyi filmim. Bu filmi gerçekleştirdiğim için mutluyum. Çekim süresince büyük bir gerilim yaşadım. Ancak bu her zaman böyledir. Film çekmek berbat bir iştir. Bitirmiş olmak ise olağanüstü bir doyum getirir.” Sergio Leone

 
Kartpostal gibi bir kare…

Orijinal süresi 3 saat 40 dakika olan destansı mafya filmi. Leone ilk defa Western dışında bir yapım çeker. Bu yüzden belki de üzerinde 10 yıl çalışmıştır. Böylece Batı Üçlemesi’ni tamamlar. Fakat Amerika’daki ilk gösterimlerinde, film eleştirmenler tarafından yerden yere vurulur. Çünkü yapımcılar çok uzun buldukları filmin 1 saat 30 dakikasını kırpmışlardır. Yıllar sonra orijinal versiyonunu izleyenler filme özür borçlu olduklarını anladılar. Bu arada film ile ilgili bir rivayet de, 4 saat 30 dakikalık bir başka versiyonunun bulunduğudur. Fakat DVD olarak henüz yayınlanmamıştır. Harbiden izleyemezsem, gözüm açık giderim…

İçki yasağının olduğu yıllarda, New York’un Yahudi mahallelerinden birinde bir sokak çetesinin doğuşu ve bölgeye hakim oluşunu anlatır film. Bir yandan da, iki dostun zamanla aralarının bozulmasını ve suç dünyasını gösterir bize. Filmdeki çetenin elemanları: Noodles (Robert De Niro), Max (James Woods), Cockeye (William Forsythe) ve Patsy (James Hayden). Bu 4 arkadaşın çocukluktan büyümelerine kadarki süreçte suçla tanışmaları, suça alışmaları ve isim yapmış gangsterler haline gelmelerini anlatır.


Filmin kurgusu diğer Leone yapıtlarına göre çok başarılı olmasa da, ki 4 saate yakın sürmesinin bunda etkisi büyük, oyunculuklar çok iyi. Özellikle De Niro ve Woods neden bu kadar önemli oyuncular olduklarını ispatlıyorlar sanki. Bunun dışında çocuk oyuncuların hepsi çok başarılı.

Filmdeki şiddet sahneleri, o dönemde çok eleştirilmiş. Arabadaki tecavüz sahnesi, elmasları çaldıkları sahne ve filmin başındaki kadının vurulma sahnesi gibi. (Bu sahnenin hemen arkasından God Bless America şarkısı çalar ve diğer sahneye geçer, icki yasaginin kutlandigi sahneler) Vurulma anına bakıldıgında cok traji-komik bir sahnedir) Leone tüm bu eleştirileri es geçerek, “Bir şiddet toplumunu anlattım ben” demiştir. Çoğu yönetmen bu tarz sahneleri keserken, Leone aksine daha uzun tutar ve yakından çeker. Seyircinin de gerilmesini ister. Yönetmene göre bu gerçekçi bir görsel anlatımdır.

Film, Bir Zamanlar Batı’da da olduğu gibi, sesleri oynatır gene. Onlara birer rol verir, tıpkı filmin başındaki telefonun zil sesi gibi. Bu telefon o kadar çok çalar ki (tahminen 2-3 dakika), hem insanı irite eder, hem de açıldığında neler konuşulacağını merak ederiz. Okyanus kıyısındaki sahnedeki martı sesi de filmin içinde önemli bir yer oynar.

Çetenin çocukluk arkadaşlarından Dominik’in vuruluşu çok dramatik yansıtılırken (benim favori sahnem), bir başka önemli sahne de Patsy’ye aittir. İlk cinsel deneyimini mahallenin adı çıkmış kızına bir cupcake alarak sahip olacak Patsy’nin, kızı beklerken açlıktan dayanamayıp cupcake’i yemesi (hatta saldırması da diyebiliriz) çok trajikomiktir.



Filmin finalinde De Niro’nun sırıtışı, geçmişe dönerek anlatılan hikâye ve filmin adında geçen Once Upon A Time ladı, “bir varmış bir yokmuş” hissiyatı vermiş, “Acaba bu anlatılanlar masal mı” sorusunu aklıma getirmişti. Film Büyük Buhran’ı da içerir, içki yasağının kalkması ile Amerika’daki yeni düzeni de anlatır. Bu iki önemli olayı filmde devamlı çalan Night and Day şarkısı özetler bize. Bir yanda Büyük Buhran, diğer yanda jazz müzikler eşliğinde, şık kıyafetleriyle gangsterler ve onların hostesleri, Amerikan rüyası…