Cast: James Leo Herlihy’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmin başrollerinde 2 usta aktör Jon Voight & Dustin Hoffman var. Yönetmen ise Sunday Bloody Sunday (1971) ve Marathon Man (1976) filmlerinin de yönetmenliğini yapmış, bu filmi ile en iyi yönetmen Oscar’ını almış İngiliz John Schlesinger.
Dustin Hoffman topal rolünü inandırıcı kılabilmek için ayakkabısının içini çakıl taşlarıyla doldurmuş. Peki Hoffman, Ratso rolünü nasıl kapmıştır? Hoffman büyük caddelerden birinin köşesinde yapımcılardan biriyle ön görüşme tanışma amaçlı ayaküstü bir randevu koparıyor. Yapımcı buluşma yerine gidiyor, beklemeye başlıyor ne gelen var ne giden. Tam oradan ayrılacakken hemen ötede dilenmekte olan topal dilenci yanına yaklaşıyor ve kendini tanıtıyor: “Ben Dustin Hoffman!”
Ödüller: National Board of Review (1970), 7 dalda Altın Küre adaylığı almış, en iyi film ve en iyi çıkış yapan aktör (John Voight) ödülünü almıştır. Berlin Uluslararası Film Festivalinde OCIC ödülünü kazanmış. 7 dalda BAFTA adaylığından 6'sını kazanmıştır. En iyi film, yönetmen ve oyunculuklar dâhil. Ve son olarak 7 dalda Oscar adaylığından en iyi uyarlama senaryo, yönetmen ve en iyi film dallarını kazanmıştır. John Voight ve Dustin Hoffman en iyi aktör dalında adaylık kazansalar da o sene bu ödülü gerçek kovboy John Wayne almıştır. Fakat şahsi görüşüm ikisinin de ödülü paylaşmasıydı. Teksas'dan gelen şaşkın genç rolünde John Voight, metropol şehirdeki şaşkınlığı o kadar iyi gözler önüne sermiştir ki, performansı gerçekten kendini izlenilir kılıyor. Dustin Hoffman ise, hem sakat ve hasta hem de fakir ve dolandırıcı New Yorkluyu çok iyi canlandırmış. Bu adam gerçekten oyuncu olmak için doğmuş sayılı aktörlerden biri. İki başrol oyuncusunun yani sıra Sylvia Miles da 6 dakikalık rolüyle en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülüne aday olmuştur. Bu akademi ödüllerine aday olan en kısa performanstır.
İçerdiği seks ve uyuşturucu sahneleriyle “X” sınıflandırma alarak, Oscar tarihinin ilk yetişkin filmi Geceyarısı Kovboyu. Amerikan toplumsal yapısının çöküşüne gerçekçi bir şekilde yaklaşan 1969 yapımı film, iki kayıp ruhun birbirine tutunmalarını anlatıyor. John Voight, New York`a jigololuk yapmaya gelen erkek güzeli taşralı Joe Buck, Dustin Hoffman'ın da engelli bir verem hastası olan Rico “Ratso” Rizzo'yu canlandırmıştır. Teksas`taki kasabasını terk ederek Rüya Şehir New York`a gelen Joe Buck'ın görüntüleriyle açılır film. Fırsatlar diyarında jigololuk yaparak zengin olacağına inanan genç adam, kısa sürede rüyadan uyanır ve gerçekliğe toslar. Kendisi gibi bir “tutunamayan” olan dolandırıcı Ratso`yla, kurt kapanında varoluş savaşı verecektir.
2 oyuncusunun doğaçlama diyalogları, atmosfer yaratan soundtrack'i ve çürümeye yüz tutmuş New York simgeleriyle dikkat çeker Midnight Cowboy. Şehrin arka sokaklarında takılıp kalmış bu iki karakterin zamanla oluşan dostluğu çerçevesinde şehirdeki sınıfsal ayrımı biraz da insanı duygulandıran, acıtan bir şekilde anlatıyor filmin makaraları.
Filmde ilk başta yabancılaşma teması işlenir. Taşradan New York`a gelen kovboyumuz şaşkın şaşkın dolanmaktadır. Yerde yatan adama donup bakınmayanların şehridir burası. Sonrasında ava giden avcı konumuna düşer: Jigololuk yapmaya gelmiştir, ama kendinden yaşlı bir kadına parasını kaptırmıştır, sonra kendisini yaşlı kadınlarla tanıştıracak bir aracı olduğunu iddia eden Ratso`dan kazık yer.
En temiz film açılış yöntemlerinden biri de güzel bir müzik eşliğinde karakteri göstermek, tanıtmaktır. Bazı yönetmenler, müziğin yakalayıcı etkisinden yararlanmak isteyip hemen filmin başına koyabilirler. Şapkası ve çizmeleriyle birlikte tam bir kovboy olan Joe Buck`ın uzunca bir yürüyüşüyle başlıyor film. Ve bu noktada Harry Nilson`ın “Everbody`s Talkin” adlı şarkıcı çalmaya başlıyor. Şarkı seçiminin muhteşemliği seyirciyi etkisi altına almaya başlıyor ve karakterin nasıl bir tip olduğu ve nasıl bir çevrede yaşadığına dair bilgi ediniyoruz. Ayrıca soundtrack`inde yer alan Florida Fantasy adlı parça bizim Sezercik filmlerinde de bol bol kullanılmıştır zamanında. Aslında, özünde bir yol filmi de diyebiliriz, alttür olarak... Kahraman yola çıkar film başlarken, Rota Teksas`dan New York`adır. Film boyunca köşeyi dönme amacı içinde hep bir yol arayışındadır metropolde. Ve filmin sonunda, bu sefer rota New York`tan Miami, Florida'yadır. Ve bu sefer gayesi başkadır, daha standartlara uygun bir amaçtır. Doğru düzgün bir iş bulup, hayatını sürdürmek, hayatta kalmak…
Film temelde dramdır, tur olarak. Ama alttürlerine inersek, yan temalarına bakarsak, filmde anti-kahraman, uyuşturucu, dostluk, yalın gerçeklik, tecavüz gibi temalar genel anlamda filmin vurucu noktalarıdır. Ayrıca, bu filmi dönemindeki sinema yapısı ve tekniği ile de değerlendirmek gerekir. Bugün bize tanıdık gelen hikâye aslında o dönem için yeniydi ve modern sinema kalıpları içinde filmin gereksiz ya da konuyu uzatan yerleri olarak sıralanabilecek sahneleri dönemin hikâye anlatıcılığı için gerekli ve de yeniydi. Ama dönem Fransız Yeni Dalgasının dünya sinemasını kasıp kavurduğu bir dönemdi ve Amerika`da da bunun etkileri o dönem görünüyordu. O yüzden yönetmenin bu filmi biraz da o dönem yenilikçiliği ile değerlendirilmeli.
Film, 60’larda tavan yapan temalar üzerine döner, zamanına göre gayet cesurdur. Cinsel özgürlük, kent hayatı, bireysellik, yalnızlık, uyuşturucu kullanımı, homoseksüellik ve homofobi, kovboyluk -40'lı 50'li yıllarda tavan yapan kovboy imajının yıkılışı, bir başka örnek Brokeback Mountain- kasaba naifliği ve kent kurnazlığı irdelediği olguların birkaçıdır filmin. Yok yoktur filmde, gerçekten alt metinleri çok dolu olan bir sinema olayıdır Midnight Cowboy.
Arka planda toplumsal olayların çok iyi işlendiği film. Hiçbir şey söylemeden, asker savaş falan göstermeden Vietnam savaşının sürdüğünü, Latin göçmenlere düşmanca bakıldığını, gelir adaletsizliğinin uçurum oluşturduğunu, izleyicinin gözüne sokmadan anlatıyor.
Parti sahnesi çok manidardır. Ratso açık büfe tezgâhtan salamları cebine atmaya başlar, bir hatun onu fark eder ve “bedava olduğu halde niye çalıyorsun” der. Ratso da "Bedavaysa çalıyorum sayılmaz ki" diye karşılık verir.
Filmde çeşitli alegoriler de vardır… Kovboy Joe`nun radyosundan duyulan ve ilk New York`a geldiğinde Amerikan rüyasına dair çeşitli şeyler duyulur… Ama işler kötüleştikçe radyoyu yani Amerikan rüyasını aç kalmamak uğruna satacaktır. Bunun yanı sıra bir Atari salonunda oyuncak tüfekle başarısız atışlar yapmaktadır. Artık ihtişamlı kovboylardan eser kalmamıştır.
Nedir bu filmin değiştirdiği? 50'li yıllara kadar Amerikan sinema endüstrisinin hedef kitleleri ve de ayrışması belli bir çizgideydi: Kadınlar için melodramlar, erkekler için western. Oysa Midnight Cowboy karakterleri melodramın içine sokuyor. Üstüne üstlük cinsellik konusunda cesur ve de açıktı, Amerikan rüyasının dışında kalanları, yoksulları kamerasının önüne yerleştirmişti; bir var olma savaşını aktarırken, eşcinselleri, yoksulları, göçmenleri kullanıyordu.
Her gün içinde görmezden gelinen Rico & Joe`nun yani yoksulluğun, dışlanmışlığın, göçmenlerin, Vietnam savaşının, cinselliğin ve cinsel açlığın, yozlaşmışların, alt kültürün en sonunda kendilerinin varlığını haykırmak için “Hey, I am walking here!” diye bağırmaları filmin her yerine işlemiştir. Joe, kovboyların vaktinin geçtiğini anladığında ise çizmelerini çöpe atmakla yetinecektir. Bu sahneyle birlikte 50'li yılların kovboy filmleri de alaşağı edilmektedir. Artık kovboy miti de sistemin ve iktidarın değişimine kurban olur.
1999 yapımı,
yönetmenliğini Josef Rusnak`ın yaptığı, başrollerde Craig Bierko, Armin
Mueller-Stahl, Gretchen Mol, Vincent D`Onofrio ve Dennis Haysbert`in oynadığı,
Daniel F. Galouye`nin Simulacron-3 adlı kitabından uyarlanan bilimkurgu filmi.
The Matrix, Dark
City, Existenz gibi varoluşçu temalara sahip filmlerle konusu itibariyle büyük
paralellikler taşısa da bu filmlerin gölgesinde kalmış, DVD piyasasına düşmüş
bir filmdir. Zaten saydığımız filmlere nazaran bütçesi çok daha düşüktür; yaklaşık
16 milyon $.
Matrix ile aynı yıl
çekilmiş olmasının dışında benzerlik taşıdığı unsurlarının kanıtı olabilecek
bir başka değişik ve güzel bir sahne de Matrix filminde yer alır: Neo`nun
disketleri sakladığı kitabın adı Simulacra and Simulation`dir. Bu filmin uyarlandığı,
fikirlerini benimsediği kitap.
Filmin Matrix ile kıyaslanmasını
bazı kesimler onaylarken bazıları da katiyen bu kıyaslamayı kabul etmez. Nede
olsa Matrix, milyonlarca dolar harcanan bir modern klasiktir, felsefidir,
alameti farikadır. Fakat Matrix`in içerdiği alt başlıklar -ki bu filmde de işlenen
konular- kavga, dövüş ve efektlerin altında biraz kaybolmuş gibi göründüklerinden,
bazıları The Thirteenth Floor`un ana düşüncesini daha çok benimser ve beğenir.
Filmin
soundtrack`inde The Cardigans, Deep Dish gibi sevdiğim, takip ettiğim gruplar var.
Film ünlü düşünür
Descartes`in sözü ile başlar: Düşünüyorum, öyleyse varım.
Filmin konusuna
gelecek olursak (spoiler içerir); büyük bir bilgisayar şirketinin sahibi olan
Hannon Fuller çok önemli bir şey fark eder ve bunu ortağı Douglas Hall`a
söyleyeceği esnada öldürülür. Keşfettiği şey sebebiyle öldürüleceğinin farkında
olduğu için bir barda görevli olan Jerry Ashton`a, Douglas Hall`a iletmesi için
bir mektup bırakır. Fakat Jerry Ashton mektubu açar ve okur. Douglas Hall
mektuba ulaşması için sanal olarak kurulmuş paralel dünyaya gitmek zorundadır.
1930’lardaki bu dünya Hannon Fuller ve Douglas Hall`un şirketinin 13. katındaki
bilgisayar yardımıyla geçiş yapılabilen ve orada buradaki kişilerin karşılığı
olan bir dünyadır. Hannon Fuller`in karşılığı Grierson, Douglas Hall`un
karşılığı John Ferguson, şirkette bu olayı bilen üçüncü kişi olan Jason
Whitmey`in karşılığı ise Jerry Ashon`dır. Karşılıklarının bedenine geçerek
1930lardaki bu sanal dünyada farklı şeyler denemektedirler.
Hannon Fuller
mektubu paralel dünyadaki Jerry Ashton`a bıraktığı için Douglas Hall cinayetin
tek ipucu olan bu mektuba ulaşmak için paralel evrene gider. Bu sırada dedektif
Larry Mcbain, Hannon Fuller`ın cinayeti konusunda Douglas Hall`den şüphelenmektedir
ve zaten tüm deliller de onu işaret eder. Hannon Fuller`in kızı olduğunu iddia
eden Jane Fuller da paralel evrene geçmeyi sağlayan makinenin iptal edilmesi için
elinden geleni yapmaya çalışmaktadır. Douglas Hall sanal olan evrene geçtiğinde
Jerry Ashton`dan mektubu okuduğunu ve okuduktan sonra yazılanları izleyip çok
kotu bir gerçekle karsılaştığını öğrenir. Jerry Ashton kendi dünyalarının sanal
olduğunu öğrenmiş ve artık onun için hiçbir şeyin anlamı kalmamıştır.
Douglas Hall
1999`daki dünyaya döndüğünde Hannon Fuller`in neden kendisinin de bildiği simülasyonun
sınırları olduğu gerçeğini ona iletmek istediğine bir türlü anlam veremediğinden
Jerry Ashton`un yaptığını yapar ve “yol işaretlerini izleme ve hiçbir şekilde
durma, barikatlarda bile” talimatını izler. Öğrendiği şey kendi dünyasının da
sanal olduğudur. Karşılaştığı sahne dünyanın bittiği yerdir ve henüz tamamlanmamış
sanal çizgilerden ibarettir. Bu arada Hannon Fuller’ın kızı olduğunu iddia eden
Jane Fuller da ortadan kaybolmuştur. Douglas Hall izini takip ettiğinde onun da
aslında başka bir dünyadan buraya gelen ve kasiyer kız Natasha Molinaro`nun
bedenine giren biri olduğunu öğrenir.
Simülasyon içinde simülasyon
olduğundan, matematikte alt küme kavramına karşılık gelen bir film. Inception
da bu tarzda bir filmdir. Alt kümelerin hiçbiri en büyük küme olmayabilir, o yüzden
filmdeki kaçıncı simülasyondur, iste burası tartışılır. Asla emin olunamamakla
birlikte, insani “acaba bende bir simülasyon muyum?” diye düşündürten bir yapım.
Filmin vurucu
olabilecek bir hususu da; eğer yerini alacağınız sanal karakteri öldürürseniz,
onun sanal kişiliği gerçek diye tabir ettiğimiz dünyada size yerleşir. Bu oldukça
ilginçti. İntihar ettiğinizde geçici olarak kullandığınız bedenin sahibi olan bilinç
paralel evrende sizin bedeninize yerleşiyor. Gene bu anlamda, filmde yer alan,
sanal bir karaktere aşık olma hususu var. Yani fiziksel özelliklerini beğendiğiniz
birini sanal evrende yaratmak, ona istediğiniz karakter özelliklerini yüklemek
ve son olarak esas kişiyi öldürüp sanal karakteri bir şekilde “gerçek” diye
tabir edilen boyuta çekmek.
Film için keşke diyebileceğimiz
konular da var: Keşke Gretchen Mol`un karakteri üzerine biraz daha
durulabilseydi, kesinlikle efsanevi bir femme fatal çıkabilirdi. Ya da filmin
sonunda, 2024 yılındaki gösterilen evrende, keşke daha dark-noir bir atmosfer kullanılsaydı,
Blade Runner havası verilseydi. Bu konularda daha iyimser yaklaşılmış ve
distopya yerine daha ütopik bir dünya gösterilmiş. Ve keşke başrol oyuncusu
Craig Bierko yerine daha iyi bir secim yapılsaymış. Kesinlikle bir filmi taşıyabilecek,
sürükleyebilecek bir başrol oyuncusu değil. Şahsi tercihim Brendan Fraser
olurdu o dönem için. Bunun dışında, az görülmelerine rağmen Dennis Haysbert ve
Armin Mueller-Stahl her zamanki gibi çizgilerinde, başarılı bir oyunculuk
sergiliyorlar.
Film, gerçeklik algısı
üzerine kurulmuş, gerçekliğin yeniden üretilmesi, yeniden inşası temeline dayanıyor.
İç içe geçmiş sanal dünyalardan hangisinin gerçek olduğunu ve gerçeklik kavramının
hangi ölçülere göre şekillendirildiğini anlatıyor. Filmin sonunda karakterin gerçek
dünya olarak bildiği kendi dünyasının da sanal bir gerçeklikten ibaret olduğunu
anlaması şu an içinde yaşadığımız dünya algısının da buna benzer bir nitelik taşıdığı
öğesini düşündürtüyor. Sonuçta hangisi gerçek; dokunmak, görmek ve hissetmek mi
yoksa düşünmek ve var olduğunu bilmek mi? Filmin ana konsepti ve olay örgüsünün
bu düşünce etrafında cereyan ettiğini söyleyebiliriz. Diğer yandan yaratılan bu
sahte dünyalara da insanın tanrıyı oynaması düşüncesi de var. Filmde insan
kendisini tanrılaştırmak istediği dünyayı yaratır, onun içerisine girer ve istediğini
yapabilir.
Film Jean
Baudrillard`ın simularkum ve simulasyon tanımlarını fazlasıyla kullanması açısından
dikkat çekicidir. Jean Baudrillard`a göre (Simulacra & Simulation,
University of Michigan Press, 1994, p.9) ilk aşamada imaj yani görünen şey
temel gerçekliğin bir yansımasıdır. İkinci aşamanın ortaya çıkardığı şey ise gerçeği
maskeleyen ve sapkınlaştıran bir şeydir, üçüncü aşamada gerçeklik diye bir şeyin
olmadığı ortaya çıkar, dördüncü aşama ise imajın hiçbir gerçekliğe dayanmadığı,
sadece bir simülasyon olduğunu gösterir. Kısacası, simularkum gerçeklikte hiçbir
karşılığı olmayan mutlak sanaldır. Filmde tam da bu argümanı destekler şekilde
bir seyir izler.
Film, 1930’lardaki dünyada
başlar, Hannon Fuller bir mektup yazmış ve onu barda görevli olan Jerry
Ashton`a bırakmıştır (ilk aşama). Bir süre sonra öğreniriz ki, bu dünya gerçek değildir.
Sadece gerçeğin bir yanılsamasıdır (ikinci aşama). Bunu 1999’daki yaşamın varlığı
sayesinde öğreniriz. 2024’teki üçüncü bir dünyanın ortaya çıkması ve 1999’un
bunun paralel dünyası olduğunu öğrendiğimizde, ilkinin gerçeğin bir saptırması olduğunu
bize söyleyen şeyin de (1999’un dünyası) gerçek olmadığını fark ederiz. Böylelikle
gerçeklik diye bir şeyin olmadığı fark edilir (üçüncü aşama). Filmin sonunda,
2024’ün bir televizyon kapanışı gibi bitişi her şeyin mutlak sanal olduğunu, simularkumdan
başka bir şey olmadığını gösterir. (dördüncü asama).
Kritik soru şudur: Hiçbir
gerçeklik yoksa görünen hiçbir şey gerçeğin bir yansıması (Platon) değilse, o
halde yaşamı mümkün yaşanabilir kılan şey nedir? Filmin buna verdiği cevap bir gerçeğin
(yani hiçbir gerçekliğin olmadığı gerçeğinin) farkında olunmadığı bir dünyaya geçmektir.
Jerry Ashton hiçbir şeyin gerçek olmadığı gerçeğini fark ettiğinde hayatını sürdürebilmek
için aradığı şey yeni bir gerçekliktir ve Douglas Hall`a “Şimdi bana neyin gerçek
olduğunu göstermeni istiyorum” der. 1999’daki dünyaya gelmesi ona yaşamı
yeniden anlamlı hale getirmiş ve her şey ne kadar garip olsa da, bu dünyanın gerçek
olduğunu bilmesi ona burasını bir önceki dünyadan daha katlanılabilir kılmıştır.
Douglas Hall da benzer bir problem yaşar ve bundan çıkış olarak bi üst dünyaya,
2024’e gitme yolunu seçer. Filmde ısrarla yeniden bir gerçeklik arayışı ortaya çıkar.
Her şeyin yalan olduğunu öğrendik ama buna rağmen yaşamı nasıl hala mümkün kılabiliriz?
Bu yalanlara rağmen kendimize inanacağımız yeni doğrular buluruz.
Hollywood çevrelerinde
meşhur bir fıkra vardır: Steven Spielberg ölür ve meleklerin karşısına çıkar.
Melekler bunun amel defterine bakar ve “Bayım sizi cehenneme alıyoruz” der. Spielberg
şaşırır “Efendim, nasıl olur? Ben hayatım boyunca insanların mutluluğu için çaba
verdim, muhtaç olan herkese elimden geldiğince yardım ettim, üstelik dindar da sayılırım.
Cennete gitmem gerekmez mi?” diye itiraz eder. Melek “Bayım, haklısınız, güzel
bir insanmışsınız ama siz yönetmensiniz. Yönetmeliğe göre bütün rejisörler cehenneme
gitmek zorunda” diye cevaplar. Steven kaderine razı olur ve “Bir ricam olacak. Ben
hep cenneti merak etmişimdir. Bir kapıdan bakabilir miyim?” der. Melek de
Steven’a acır ve “Bir göz atabilirsin ama içeri girmek yok” der. Steven
cennetin kapısından içeri bakar ve Kubrick’i bisiklet sürerken görür. Sinirle meleğe
döner, “Kardeşim hani tüm yönetmenler cehennemdeydi? Adam resmen burda işte”
diye bağırır. Melek içeri bakar, Kubrick’i görür ve “Yanılıyorsunuz beyefendi.
O yönetmen değil tanrının ta kendisidir” der.
Sinema tarihi
boyunca, bu sanatın her türünde en iyi işlere imza atmış, her biri başyapıt ya
da modern klasik olmuş kaç yönetmen sayabilirsiniz? Çoğu sinemasever Stanley Kubrick der, başkası
aklına gelmez. Sergio Leone “Spaghetti Western”in, Alfred Hitchcock ise
gerilimin ustasıdır. George Romero, John Carpenter deyince akla korku filmleri
gelir, George Lucas deyince de bilim kurgu. Fakat Kubrick deyince akla bir yönetmen
gelir: Tarihi, epik film çekebilen, ardından bilimkurguda çığır açan, ardından
korku-gerilim ve hatta savaş filmi çekebilen ve her çektiği olay olan bir yönetmen.
Stanley Kubrick 16 yaşında liseden
mezun olduktan sonra, dönemin ünlü dergilerinden Look’da fotoğrafçı olarak iş
bulur. Dergide çalıştığı yıllarda Amerika’yı baştan sona dolaşma fırsatı
bularak birçok fotoğraf çekmiştir. İşte o fotoğraflardan birkaçı:
Etkilendiği sinemacılar
Ingmar Bergman, Federico Fellini, David Lean’dir. Max Ophuls’un akışkan kamera tekniği
de Kubrick’i etkilemiştir.
Uzak bir şatoda tek başına
yaşayan, insanlığı sinema yoluyla ele geçirmek için planlar yapan, deli bir profesör
(Christiane Kubrick)
Filmlerinin ortak noktası,
bir kişinin kendini genel kurallardan arındırması ve toplumun dışına çıkmasıdır.
Kubrick der ki; “İnsanın hayvani ve vahşi doğasıyla ilgileniyorum, çünkü bu
onun gerçekçi bir portresidir”. Bu anlamda eserlerindeki ana karakterlerin
neden kötü ya da şeytani olduğu konusunda yöneltilen bir soruya da şöyle cevap
verir: “Şeytani karakterlere özel bir yakınlığım yok; ancak onların hikâyeler için
son derece yararlı olduklarının altını çizmem gerekir. Naziler hakkında yazılmış
bir kitabı, Birleşmiş Milletler hakkında yazılan bir kitaptan çok daha fazla insan
okur. Gazeteler hep kötü olayları manşet yaparlar. Dolayısıyla bir filmdeki
kotu karakterler, pekâlâ iyi karakterden daha ilginç olabilir.”
Filmi nasıl çekeceğinizin önemi
yoktur, asıl zor olan neyin çekileceğidir. (Stanley Kubrick)
Kubrick çekimlerde her
şeyi kontrol ederdi. Işık, kamera açıları, set tasarımı, makyaj, kostüm ve
montaj gibi konularda çok titizdi. Bu da, sahnelerin birçok defa çekilmesini
gerektiriyor ve çok uzun çekim sürelerini beraberinde getiriyordu. Ayrıca
Kubrick, filmlerinin gösterime girecek tüm kopyalarını kontrol eden ve
filmlerinin yurtdışı gösterimlerinde kullanılan afişleri denetleyen,
altyazıları satır satır inceleyen titizlik abidesi biriydi. En büyük özelliği
olan mükemmeliyetçiliğinden bir örnek vermek gerekirse; Uçaktan korktuğu için
Vietnam’da geçen Full Metal Jacket (1987) filmini İngiltere’de çekmiş, sahneyi
Vietnam’a benzetmek için binlerce ağaç getirtip, diktirmiştir. Detaycılığının
yanında, fütüristliği, ileri görüşlülüğü de Kubrick’i diğerlerinden ayıran
önemli bir özellik. Mesela, A Clockwork Orange’da kıyafetler ve dekorlar öyle olağandışıdır
ki, dönemine göre hatta günümüze göre bile hala yeni ve etkileyici gözükür.
Fakat Kubrick, filmde bunu öyle yansıtır ki ekrana, bütün bu ayrıntılar gayet olağan
şeylermiş gibi aktarılır. İşte asıl aşılması, başarılması gereken durum da
budur. Başka bir örnek olarak 2001 filmini söyleyebilirz. Roman uyarlaması olmasına
rağmen, uzay gemisi indi demek ile bunu göstermek, çekmek, yani ekrana vermek çok
daha başka bir şeydir. Unutmayın, daha o dönem uzaya giden de, aya gitmeyi
planlama durumları da yok. Gerçekten araştırıp, farkına vardıktan sonra Kubrick
gözümde iyice tanrılaştı.
Ben fikir üretiyorum.
Sinema yönetmeninin temel işi budur. Yönetmenin ikinci görevi, filmin seyirciye
nasıl bir zevk vereceğini belirlemektir. Konu aktörlere gelince; hep en
iyileriyle çalışmayı denesem bile, burada bir orkestra şefinin karşılaştığı sıkıntıları
çekmem kaçınılmaz. Film yapma sürecinde en çok hangi aşamasını sevdiğimi soracak
olursanız, o zaman da kurgu diye cevap veririm. Çünkü yaratıcı bir iş çıkarmanıza
en yatkın zemin, kurgudur. Önceden yazarak hazırlanmak, sonradan senaryoyu
kaleme almak, elbette çok tatmin edici bir duygu. Fakat yazarken bir film
üzerinde doğrudan çalışmış olmazsınız. Filmin çekimi başladığındaysa, bir sanat
eseri yaratmak için tasavvur edebileceğiniz en ağır koşullarla baş başa
kaldığımızı bilirsiniz. (Stanley Kubrick)
Kubrick’in İlk İşleri
Day of the Fight: 1951 yılında çektiği
16 dakikalık siyah-beyaz kısa film. Kubrick’in aklına bir film çekme fikri,
eski bir arkadaşının tek bir belgesel bölümü çekebilmek için $40.000 harcadığını
öğrendiğinde belirmiştir. Ardından kendi hesaplarını yaparak aynı filmi $1.500’e
çekebileceğini düşünmüş ve henüz 21 yaşındayken biriktirdiği para ile kamera kiraladığı
mağazanın görevlisinden kamerayı nasıl kullanacağını öğrenerek işe koyulmuş.
Walter Cartier isimli orta sıklet bir boksörün bir maç gününü anlatır. Look
dergisinde çalışırken çektiği boksör fotoğraflarından esinlendiği söylenir. Fonografik
estetiğiyle göze çarpan, izlemesi kolay bir belgesel niteliği taşır. Yönetmenlikten
montaja, sesten görüntü yönetmenliğine kadar herşeyi kendisi yapmıştır. Film,
RKO adlı bir şirket tarafından satın alındı ve New York’taki Paramount
sinemasında gösterilerek Kubrick’e ufak bir kar getirdi. IMDB’den izlemek mümkün.
Flying Padre: Kubrick’in 1951’de
yaptığı 9 dakikalık kısa film. RKO, bu belgeseli çekmesi için teklif yapar
Kubrick’e. New Mexico’lu bir rahibin ve flying padre isimli uçağının
siyah-beyaz çekilmiş kısa öyküsü. Daha sonra Kubrick, kendisinin de bu çalışmayı
beğenmediğini itiraf eder.
The Seafarers: 1953 yapımı,
renkli, 30 dakikalık kısa film. Aynı zamanda uluslararası gemici sendikasının
renkli tanıtım belgeselidir.
Muhtemelen son 30 yılın en bağımsız
sinemacısı, sadece stüdyo sisteminin içinde çalışmış olanı Stanley Kubrick’tir.
Onun bağımsız olmadığını mı söyleyeceksin? Filmleri 30, 40, 50 milyon dolara
mal oluyor (bu paralar o dönem için muazzam) ve Warner Brothers senaryoyu bile
göremiyor. (Alan Rudolph)
Unfinished Projects – Bitiremediği Projeleri
Kubrick’in ölümunun ardından, şatosunda
sakladığı kutulardan binlerce notlar, kitaplar ve resimler ortaya çıktı. Sonuçta
yüzlerce fikir, ön çalışma, çekim planları bulundu.
Artificial Intelligence: Ölümü
nedeniyle Steven Spielberg tarafından tamamlandı ve Kubrick’e ithaf edildi. Kubrick
zaten Spielberg ile film adına sık sık bir araya gelmiş, fikir alışverişinde
bulunmuştu. Ölümünün ardından Spielberg, Kubrick’in bu film ile ilgili
çalışmalarını aldı ve kendi çalışmalarıyla fikirlerini katarak filmi tamamladı.
Sonuçta ortaya kalbur üstü iyi bir bilimkurgu filmi çıktı.
Arayan Papers: 2. Dünya Savaşı’nda
yaşanan soykırım üzerine bir film olacaktı. Fakat 90’lı yıllarda Spielberg,
Schindler’s List’i çekince vazgeçti. Çünkü hemen hemen aynı yılları anlatacaktı
film. Film hakkındaki belgelerden biri de başrol için düşündüğü Joanna ter
Steege ile yaptığı fotoğraf çekimi. İnternette bulmak mümkün.
Napoleon: Birçok sinemacıya
göre, tarihin çekilemeyen en büyük filmi olarak adlandırılmıştır. Bunun nedeni
de çoğu sinemacının artik internette de bulunabilen senaryoyu, resimleri ve taslakları
görüp okumuş olmasıdır. Bu film için 500’e yakın kitap okumuş. Napoleon’un yaşadığı
bölgeleri gezip, fotoğraflar çekmiş, binlerce sayfa not almış. Başrol için Jack
Nicholson’ı düşünmüş. Stüdyolar filmin bütçesinin muazzam büyüklükte olacağını düşünmüş
ve Kubrick de bu nedenden ötürü projeden vazgeçmiş. Ama bir gün bu filmi
çekecek yeterli teknolojik olanakların olacağına hep inanmış ve o günleri
beklemiş.
Onun için dahi
diyorlar. İnanın bu söz bile az kalıyor (Jack Nicholson)
Fear and Desire (1953)
- İlk filmi Fear and Desire’ı çekmek için
arkadaşlarından ve akrabalarından borç para aldı. Hatta babasının hayat sigortasını
nakde çevirdiği bile söylenir. Filmin yapımcılığını, yönetmenliğini, görüntü yönetmenliğini
ve montajını kendisi yaptı. Kubrick’in bu filmi hiç sevmediği bilinir. Daha
sonra filmi kimsenin görmemesi için bütün kopyalarını toplattırmıştır.
- Senaryosunu Howard Secker’in kaleme aldığı
film, konusu itibariyle Paths of Glory’e öncülük eder. Savaşın devam ettiği bir
ormanlık alanda, bir kaç üniformalı askerden oluşan bir grubun kaçmaya başlamaları
ve düşman karargâhına yaklaştıklarını fark edip, orda düşman generalini görmeleriyle
ona suikast planlamaya çalışmaları anlatılıyor.
Aklıma film yapma düşüncesini
getiren şey, bir sürü berbat film izlemiş olmamdı. Sinemada oturup şöyle düşünüyordum:
Filmler hakkında pek fazla bir şey bilmiyorum, ama bundan daha iyi bir film yapabileceğime
eminim. (Stanley Kubrick)
Killer’s Kiss (1955)
Toplam 67 dakika süren siyah – beyaz
kara film bir kara filmdir Killer’s Kiss. Kubrick yazıp yönetmiştir, Frank
Silvera, Irene Kane ve Jamie Smith başrolü paylaşmıştır. 1959’da Locarno Film
Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü almıştır bu filmiyle. 1955’de tanıdıklarına
borçlanarak yaklaşık $40.000’a ikinci uzun metrajlı filmi olan Killer’s Kiss’i çekti.
Bu filmi yaparken de kaynakları sınırlıydı. Hatta Kubrick bu filmi yapmak için
işsizlik maaşı almıştır diye de söylentiler vardır. Bu filmi tamamladığında
yaşı 27’dir.
İç içe geçen geri dönüşler ile anlatılan
öykünün sağlam sinema dili hemen dikkati çekiyordu. Boksör Dave Gordon, karşı
evde oturan Gloria’nın bir adamla kavga edişine tanık olup, onu kurtarmaya
niyetleniyor. Bu insani çıkış, pek çok entrikayı, karanlık olayları ve tuhaf
bir aşk ilişkisini beraberinde getiriyor. Gloria dans salonunda çalışan kiralık
partner. Patronunun ona duyduğu saplantılı aşk, Dave’in hayatını tehlikeye
sokuyor, menajerinin ölümüne neden oluyor. Finalde iki sevgili, belki de yeni
bir hayata başlama umuduyla Dave’in kırsalda yaşayan ailesinin yanına doğru
yola çıkıyordu.
Belki kulağa saçma gelecek
ama, bir genç yönetmenin yapması gereken en iyi şey eline bir kamera ve biraz
da film negatifi almak ve hangi tür olursa olsun, bir film çekmektir. (Stanley
Kubrick)
Hikâyenin ilk basamaklarını
unutmadan; klasik anlatının temellerini zayıflatmak için uğraşmış yönetmen.
Flashback tekniğinin temelini atmış. Başka resimlerle gözü kandırırken, ses ile
kendi hikâyesini kurmaya çalışmış. Mesela balerin sahnesi, resim ve anlatılan hikâyenin
uyuşması için düzenlenen bir sahnedir. Ailesi uğruna kariyerini feda eden ablasının
intiharını anlatan genç kızın sesi üzerine, sadece sahnede bale figürleri
sergileyen ablasının görüntülerinin çıkması, önemli bir anlatım metodu. Filmin
de en çok beğenilen sahnesidir. Kubrick ışıkla oynama yeteneğini bu sahnede göstermiştir.
Bu sahne dışında,
yine filmde cadde boyunca kullanılan kaydırmalı çekimler gayet başarılı
bulunmuştur. Bu tarz sahneleri zaten ileride, kariyerinin en iyi işlerinde tekrarlayacaktır
Kubrick. Burada ise ilk defa görürüz. Geriye dönmeli anlatışlar (flashback) ve
bu resimlemeler filmin önemli bir parçasıdır. Birde, Hitchcock’un sık kullandığı
bir teknik olan, bir konuşma esnasında görüntünün başka bir yere odaklanması
olayını bu filmde kullanmıştır yönetmen. Boksörümüz telefonda konuşurken camın
diğer tarafında soyunan kadına odaklanır kamera.
Boksörün dövüşme
sahnelerinde düşük prodüksiyon ve sesin yükseltilmesi sonucu seyirciyi kendine bağlayan
sahneler yakalanmış. Aksi durumda büyük bir yapım olmadığı için bunu başarmak
zor. Burada bir hile kullanıyor Kubrick. Daha önce çektiği Day of the Fight kısa
filminde de bir boksörün bir maç gününü anlattığından, boks sahnelerinde sesi yüksek
tutarak ve arşivden de görüntüler kullanarak sahneleri zengin kılıyor. Yoksa
bir boks sahnesini çekecek bütçesi zaten yoktu ama buradaki işin altından başarıyla
kalkmıştır. Sonuç olarak kısıtlı bütçe ile kaliteli sahneler çekmenin tam
karşılığı budur.
Manhattan sokakları,
damlardaki kovalama ve finaldeki manken fabrikasında geçen sahneler de gayet
başarılıdır. Hele bu son sahne, sanki arenada dövüşen gladyatörleri anımsatır
bize. Birinin elinde balta, diğerinin elinde mızrağa benzeyen bir cisim ve çevrelerinde
yüzlerce cansız manken vardır. Gerçekten çok akıllıca düşünülmüş bir mekân.
Bazı yönetmenler
filmlerinde çevrelerindeki dünyayı taklit etmekle yetinirken, bazı yönetmenler
ise perdede kendi dünyalarını yaratırlar. İşte Stanley Kubrick tam anlamıyla
kendi dünyasını yaratan yönetmenlerdendir. (Andrey Tarkovski)
Not: The Killing, Paths of Glory & Spartacus'u içeren 2. Kubrick yazımda yakında buralarda yerini alıcaktır.
Yönetmen: Kariyerinde sadece 7 film bulunan, Heaven’s Gate (1980) filmi ile United Artists film şirketini iflasa sürükleyen, en iyi filmi bu film olan (nitekim en iyi yönetmen Oscar'ını almıştır bu filmde) Michael Cimino, günümüzde hiçbir yapım şirketinin çalışmak istemediği bir yönetmen. Tabii ki bunu Heaven’s Gate faciasına ve geçmişte çekip, gişede başarısız olan The Sicilian, Desperate Hours ve The Sunchaser filmlerine de borçludur. Yalnız bu filmdeki kurgusu, yalın anlatımı ve geçişleri ile gerçekten çok başarılı bir işe imza atmış, yetenekli olduğunu kanıtlamıştır İtalyan asıllı Cimino.
Oyuncu Kadrosu: Böyle bir casting yok! Robert De Niro başrolde döktürüyor. Bu filmdeki rolüne hazırlanmak için, Bob takma adı ile kısa süre de olsa gerçek çelik işçileri ile beraber çalışmış ve kimse onun De Niro olduğunu fark etmemiş. Esir kampı sahnelerinde, yediği her dayak ve tokattan sonra yarı öfkeli, yarı gülen yüzlü, içinde bulunduğu durumu mimikleriyle aktaran, “mükemmel performans” tanımının ta kendisidir. Bir röportajında “Hayatımda etkisinden kurtulamadığım tek filmim” demiştir kendisi.
Christopher Walken bu filmdeki performansı ile Oscar’ı alıyor. Filmin başında neşeli, hep gülen Nick rolünden, filmin sonunda Rus ruleti oynattırılan Nick’e dönüşüm sürecini öyle bir canlandırmıştır ki, bir nevi oyunculuk dersidir Walken’in performansı. Meryl Streep’in gençlik halleri gözümüze çarpar filmde ve o da bir Oscar adaylığı kazanır performansı ile. Yan rollerde de kendisinden beklenmeyen başarılı performansı ile Jon Savage, George Dzundza ve kemik kanserinden vefat etmeden önce bu filmde oynayan John Cazale bulunuyor. (Yönetmen Cimino, Cazale’in hastalığını bildiğinden, ilk önce onun sahnelerini çekmiş) Bütün oyuncu kadrosu çok ama çok başarılı, hatta savaş esirlerini tokatlayıp, Rus ruleti oynamaya zorlatan Vietkong askerleri bile çok başarılı. Zaten filmin durağan kısımlarını, oyunculukları ile kurtarır The Deer Hunter.
Temel Bilgiler: Film, Erich Maria Remarque’ın 1. Dünya Savaşı’nda geçen ve bir askerin anılarına dayanan Drei Kameradan adlı eserinden esinlenilmiştir. 1996 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek, ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. 9 dalda Oscar adayı olmuş ve bunlardan 5’ini kazanmış: En iyi film, en iyi yönetmen, kurgu, ses ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Christopher Walken). IMDB top 250’de 134. sırada bulunmakta şu an itibariyle.
Film, ABD’nin Pensylvania eyaletinde, nüfusun önemli bir bölümünü Ortodoks –Rus göçmenlerin oluşturduğu küçük bir endüstri kasabasında geçiyor. İşçi sınıfına mensup Rus kökenli 3 arkadaşın küçük kasabalarındaki yaşamlarına, Vietnam Savaşı’nda görev almalarına ve geri geldiklerinde yaşadıkları sıkıntılara tanık oluruz filmde. Zaten böyle bir açıdan bakarsak, film karakterleri savaş kahramanı değil, savaş sonrası perişan hale gelmiş birer kayıp olarak anlatır bize. Yani filmin asıl derdi anti-militarizm mesajı vermek, ya da savaşı eleştirmek değildir. Yönetmen savaş gibi basit olabilecek bir eleştirinin altına, daha derinine inerek, arkadaşlık kavramlarını vurguluyor. Yani bütün o savaş ve eleştiriler bir nevi bahane gibi kalıyor filmde. Biraz açmak gerekirse; filmin savaş ve sonrasındaki ağırlığı ve gerçekçiliğini ortaya çıkarmak için filmin başındaki düğün sahnesini ele alalım. Bu sahne uzun olsa da, bireyleri ve arkadaşlığı yansıtır. Özetle, konu Vietnam Savaşı gibi görünse de, filmin tamamına hâkim olan konu arkadaşlık ve yabancılaşma kavramlarıdır. Yabancılaşmayı değişim olarak da adlandırabiliriz bence. Bu değişim filmin kurgusu ile çok başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Şöyle ki; filmin başı, yani savaş öncesi müthiş eğlenceli, enerjik ve coşkulu iken, savaş sonrasında temposu düşük, karamsar bir film halini alıyor. Uzun düğün sahnesi ve filmin sonu, uçuk birer tezat. “Bu insanların yaşamları buralara sürüklenemez, olmamalı, bu hale gelmemeli” izlenimini yaratıyor. Bu açıdan epik film koşullarını da yaratarak tam bir başyapıt halini alıyor film.
Aslında filmin alt metininde önemli bir başka vurgu da var: Rus göçmenlerin ‘gerçek’ Amerikalılar gibi olmak istemeleri, yani o ülkeye uyum sağlamak için her şeyi yapabilecekleri, orduya bile girebilecekleri, böylece o ülkenin bir parçası olacaklarına inanmaları. Finaldeki ‘God Bless America’ şarkısını söylemelerini de buna yorabiliriz. Ama aynı zamanda etnik kökenleri unutmayan bir topluluk karşımızdaki. Çünkü düğün sahnesinde bütün o geleneklerine uygun kutlamaları yaparken görebiliyoruz bu karakterleri. Yani “biz bu ülkenin parçasıyız ama kökenimiz de bu” mesajını veriyorlar. Aynı zamanda “geleneklerimizden de taviz vermeyiz” diyorlar.
Filmde tuhaf gelebilecek bir durum var. Bu Rus kökenli karakterlerin aileleri zamanında Bolşevikler’den kaçıp Amerika'ya gelen ailelerin torunları. Ama simdi savaşta komünistlere karşı savaşarak, bir dönem ailelerinin ait olduğu bir kuram ya da kavrama karşı mücadelenin içinde kendilerini bulmaları, gayet ironik bir durum.
Film öyle imgeler ve alt metinler barındırıyor ki; izledikçe ve anladıkça film daha zevkli bir hale gelip, gözünüzde Tanrı’laşabiliyor.
Bir başka önemli olduğunu düşündüğüm durum da filmin bireyden topluma doğru gelişimi durumudur. Filmin başındaki av sahnesine bakın. Michael (De Niro) karakteri sırf zevk için geyiği vurur. Umursamaz o geyiğin ölümünü. Sonrasında savaş sahnelerinden birinde Vietnam askerleri sivillerin gizlendiği bir barakaya el bombaları atar ve kurtulan anne ve bebeğini tam öldüreceklerken Michael Vietnam askerini lav makinesi ile yakar. Bu sahneden sonra Michael ölümü ve öldürme düşüncesini anlar, bu vahşetin farkına varır. Zaten eve döndükten sonra bir daha geyik avlayamaz. Michael can almaktan uzaklaşır bir nevi. Yani ‘Neden öldü bunca insan?’ sorusu sorulurken, av savaşa, geyik insana ve ölüme dönüşür bir nevi. 3 arkadaş savaş kahramanına dönüşür. Yani filmde mikrodan makroya dönüşler gözlemlenir. Bu tarz geçişler oluşur filmde.
Askere gidecek olan 3 genç (Walken, de Niro, Savage) kasabadaki yakın dostları ile son defa eğlenmek için arkadaşlarının barına giderler. Barı işleten arkadaşının piyano başına geçip de hüzünlü bir şarkı çalmaya başlaması ile hepsi bir anda uzaklara dalarlar. Şarkı yavaş yavaş biterken, arkadan bomba ve makineli tüfek sesleri gelir; evet, onlar artik Vietnam'da savaşıyorlardır. Bu izlediğiniz 15 saniyelik görüntü, sinema tarihindeki en iyi geçişlerden biridir ve siz de izleyici olarak o geçişe şahit olmuşsunuzdur.
Savaş Öncesi (Düğün): Bütün bu düğün öncesi ve düğün sonrası sahneler, aşırı derecede önemli. Savaş öncesindeki karakterlerin bütün o eğlenceli hallerini yansıtır. Savaşın sonunda karakterlerin savaş öncesindeki hallerinden eser kalmadığını, nasıl değiştiklerini görmek ve gözlemlemek açısından büyük önem taşır.
Yalın bir gerçeklik duygusu ve etkileyici oyunculuk performanslarıyla göze çarpan filmin ilk bölümlerinde yer alan ve yaklaşık 45 dakika uzunlukta olan düğün sahnesi (bütün düğün çekimleri 5 gün sürmüş), Amerika’da kendi kültürlerini yaşamaya çalışan insanlara ilişkin bir belge gibidir. Düğünde ayrıca Vietnam'dan yeni gelmiş olan bir subayı da görürüz, bakışları ve hareketleri bile orada neler olduğunu çok iyi özetlerken, bizim kafadarlar bunu umursamazlar çünkü aşırı derecede sarhoşturlar o sırada, hatta De Niro askere içki ısmarlamaya çalışırken dalga bile geçer.
Günümüz filmlerinde bolca kullanılan “foreshadowing” metodunun, yani ‘bir hikâyede ileride olacak herhangi bir olayın önceden küçük ipuçlarıyla belirtilmesi’ olayının en sarsıcı örneklerinden biri, bu filmdedir. Düğün sahnesinde gelinin gelinliğine damlayan içkinin kırmızı damlaları, ileride yaşanacak vahşetin habercisidir.
Savaş Sonrası: Karakterlerimiz Vietnam’da esir düşünce zorla Rus ruleti oynattırılırlar. Bu da onları delirtir, özellikle de Nick’i (Walken). Bir kere ölümü atlattın mı, artık ondan korkmaz hale gelip, hayatla olan bütün ilişkini kesersin. Film bize savaştaki bu sahneleri ile Rus ruletini bu mesajla anlatırken, kamptan kurtulsalar da Nick artık eski o neşeli çocuk değildir. Saygon’daki hastanede boş gözlerle cesetlere bakarken, kimlik tespiti için bir subay gelir ve ona soyadını sorar. O da ‘Chevatarevich’ der. Subay bunun nasıl bir isim olduğunu sorduğunda “It’s American” der boş boş bakarak. Ardından Saygon caddelerinde dolaşırken, bir gece silah sesi duyar. Önce korkar, sonra o sesi takip eder. Rus ruletinin yapıldığı yasadışı bir ortamda bulur kendini. Artık onun yeni evi burasıdır. Uyuşturucu ile oynatılır, ölümden korkmayan yapısı ile bahisçilerin gözbebeği olurken, kazandıklarını ülkeye gönderilen gazi arkadaşı Steven’a (Savage) gönderir. Vietnam’dan ilk dönen de odur (o kim? Steven mı?). Michael (De Niro) da Steven’ı ziyaret sırasından Nick’in yaşadığını öğrenmiştir. Saygon’a geri dönerek, Nick’i geri getirmek istemektedir. Ama Nick geri dönmek, yani eski yaşamına dönmek istememektedir. Zaten ilk başta Michael’ı tanıyamaz, çünkü uyuşturuculardan uçmuştur. Michael ise onu ikna etmeye, eve götürmeye çalışırken, evlerindeki dağları, ortamı, geyik avlarını anlatır ve oradaki diyaloglarda geçen ‘tek kurşundan’ (one shot) bahseder. Michael resmen yalvarmaktayken, Nick’in aklına one shot gelir ve Rus ruleti masasında ‘one shot!’ diyerek umarsızca tetiği çeker. Evet, artık Nick yoktur. Michael evine döner ve arkadaşları ile barda dolanır. Film burada biter. Hepsi üzüntülü bir şekilde ‘God Bless America’ şarkısını söylerler. Kimilerine göre bu son olmamıştır, ya da çok Amerikan milliyetçiliği kokuyordur.
Film genel anlamda dostluk, arkadaşlık alt metinde yerini alırken, hep bir paylaşım, hep bir beraberlik havası hakimdir filmde. Başındaki düğünden tutun da beraber yaptıkları geyik avlarına, savaşta beraber çarpışmalarından tutun da filmin sonunda barda toplanmalarına kadar. Hatta filmde savaş yoktur, Vietnamlılar bile yoktur. Amerikalılar’ın savaş sonrası geçirdikleri travmalar vardır. Savaş sonrası değişimleri vardır ama, buna rağmen ‘God Bless America’ demeye devam ederler. İşte bu yüzden bana göre filmin sonundaki bu sahne absürd değildir, aksine cuk oturmuştur.
Her zaman aklımın bir ucunda olucak olan Providence - Avalon
tayfasına…
Otobüs ile Providence’dan New York’a giderken, otobanın bir
tarafında, muhtemelen Connecticut civarindaki Danburry'de büyük bir
hapishane var. İşte Boston George abimizin kaldığı mahpushane de orası. Blow’u
çok kez izledim fakat oradan geçerken tekrar aklıma takildi ve efsane
sözleri ile blog’da yerini almalı diyerekten başladım karalamaya… Eee ne de
olsa kişisel koleksiyonumda yer alan, arkadaş ortamında izlenebilecek, ortama
iyi gelebilecek bir film Blow. (Blow, İngilizce argoda kokain anlamındadır. “I
got nice blow”, yani “iyi malım var” diyerek dolaşırlar etrafta torbacılar)
George: This is Grade A 100% pure Colombian cocaine, ladies
and gentlemen. Disco shit… (Bu gördüğünüz, birinci sınıf yüzde yüz saf
Kolombiya kokainidir bayanlar & baylar. Disko malı…)
George Jung, küçük girişimci bir babanın oğludur. Ailesinin
iki yakayı bir araya getirmekte ne denli zorlandığını görerek büyür ve bir
yetişkin olarak asla maddi zorluklar yaşamamaya şartlar kendini. Kalifornia’ya
göç eder ve orada uyuşturucu işine bulaşır. Sonuçta, bir yandan maddi açıdan
başarı, bir yandan da hapis gelir. Kodeste tanıştığı biri, yeni yeni
yaygınlaşmakta olan kokain pazarında birlikte iş yapmayı teklif eder ona.
Serbest bırakılır bırakılmaz George Jung ya da nam-ı diğer Boston George,
ABD’deki kokain piyasasında büyük oynamaya başlar ve kısa sürede pazarın
%85’ini elde eder. Uyuşturucu George’a maddi anlamda çok şey getirse de asla onaramayacağı
manevi birçok şeyi de ondan sonsuza dek alacaktır.
George: Danbury wasn’t a prison, it was a crime school. I
went in with a Bachelor of Marijuana, came out with a Doctorate of
cocaine. (Danbury bir hapishane değildi, orası bir suç okuluydu. İçeri
girdiğimde Marijuana diplomam vardı, çıktığımda ise kokain konusunda doktora
yapmıştım)
Konusunu bu şekilde özetleyebileceğimiz filmin başrolünde
Johnny Depp gene çok cool. Yardımcı rollerde Penelope Cruz, Franka Potente ve
George’un babası rolünde Ray Liotta’yı görüyoruz. George’un annesi rolündeki
Rachel Griffits, bu filmde oğlunu oynayan Depp’den biraz büyük ama rolünde çok
başarılı. Jordi Molla ve Paul Reubens ise abartili performanslar
sergiliyorlar. Pablo Escobar rolünde ise, İbrahim Tatlıses’in gençliğini
de oynayan, yan rollerin aranan adamlarından Cliff Curtis var. Yönetmen ise
genç yaşta kaybettiğimiz, aşırı dozda kokain yüzünden kalp krizinden ölen Ted
Demme.
Blow ne uyuşturucu kullanımına, ne uyuşturucu trafiğinin
ardındaki kartellere, ne de uyuşturucuya karşı verilen mücadeleye yoğunlaşıyor.
Evet, bu saydıklarım filmde yaşanan olaylar. Ama asıl mevzu, 60’lı yılların
sonunda ufak bir marihuana satıcısı olan Boston George’un bazı tesadüfler ve
zekâsı sonucunda, kendini ABD’nin kokain tekeli ilan edişi. Filmde yok yok:
George’un gençliği, ota başlaması, efsanevi Escobar ile tanışması, ortağı ile
ilişkisi, kadınlar ile ilişkisi, tutuklanması... 60’larda başlayan hikâye
günümüze kadar gelmekte böylece.
George: We invented the market place. In fact, if you
snorted cocaine in the late 1970's or early 80's, there was an 85% chance
it came from us. (Uyuşturucu pazarını biz yaratmıştık. Öyle ki
70'lerin sonunda ya da 80'lerin başında kokain kullandıysanız %85 olasılıkla
bizden almışsınızdır.)
Blow ile ilgili en dikkatimi çeken unsur, George’un ailesi
ile ilişkisi. Çünkü onlar gibi fakir kalmamak için, fakirlikten nefret ettiği
için bu yola sapıyor. Ailesi film boyunca George’un hayatını zorlaştırıyor, özellikle
annenin buradaki payı büyük. Fakat film bunu işaret eder gibi göstermiyor,
didaktik bir şekilde yapıyor. Bu inişli çıkışlı hikâyeyi ekrana ustaca
aktarıyor yönetmen Ted Demme. Bunda başarılı soundtrack’in de etkisi büyük.
Çünkü kısa tutulmuş planlarla izleyiciyi sıkmadan finale kadar gelen film,
sanki bir müzik klibi tadında… İşte bu yüzden de, Blow birçok konuya değinen
ama derinlemesine çözüm önermeyen, derin mevzulara dokunmaya kalkışmadığı için
gayet başarılı olmuş bir film. Bu yüzden de 90’lar ve milenyum neslinin kült
filmlerinden biri olma yolundaki potansiyeli de giderek artıyor.
Johnny Depp, George karakterinde, 40 yıldır bu işlerle
uğraşmış, binlerce insanı bu batağa çekmiş birini canlandırırken çok başarılı.
Fakat film bittiğinde adama kızamıyor aksine tapıyorsunuz, sempati
duyuyorsunuz. Filmi yapanlar da bu adamı sevmiş belli.
George: 15 kilos of cocaine? That’s nothing. I piss 15
kilos. (15 kilo kokain mi? Bu hiçbir şey değil. Ben 15 kilo kokain ......)
Filmin sonunda kızı hala onu görmeye gelmemiştir Danburry’e.
Ziyaret etmemiştir hiç. Ama George aslında hep kızının iyiliğini isteyen, bunun
için çaba veren bir babadır. Geçmişi kapatıp kızı ile temiz bir hayat yaşamak
istemiştir hep. Ayrıca jenerikler girmeden hemen önce, gerçek George Jung’un
yüzünü gösterir kamera bir kaç saniye kadar. İnsanın içini bir kötü ediyor bu fotoğraf
karesi ve ondan sonra jenerik görünüyor.